SAHRA's profileSAHRA...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    April 06

    YAGMURSUZLUK YAĞMUR DUASI VE NAMAZIN VAKTİDİR...

    Yağmursuzluk, yağmur duâsı ve namazının vaktidir
    Bediüzzaman

    Yağmursuzluk bir musibettir ve ceza-yı amel bir azaptır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyaz ve hazinane yalvarmakla ve pek ciddi nedamet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve sünnet-i seniyye dairesinde, bid'alar karışmadan, şeriatin tayin ettiği tarzda dergah-ı İlahiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir.

    Hem böyle umumi musibetler, ekser nasın hatasından geldiği cihetle, o insanların ekseri (kısm-ı azamı) tevbe ve nedamet ve istiğfar etmekle def olur.

    (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, s. 33)

    ***

    Sual: Üstadım, yağmur duası ve namazın neticesi görünmedi, faydasız kaldı. İki üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden?

    Elcevap: Yağmursuzluk, bu çeşit dua ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında küsuf ve husuf namazı kılınır ve güneşin gurubuyla akşam namazı kılınır; öyle de, yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duasının vaktidir. İbadet ve duanın sebebi ve neticesi emir ve rıza-i İlahidir, faydası uhrevidir. Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksatlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur. Meselâ, akşam namazı güneşin batmaması için ve husuf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de, bu nevî ibadet, yağmuru getirmek için kılınsa yanlış olur. Yağmuru vermek Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yaptık; Onun vazifesine karışmayız.

    Gerçi yağmur namazının zahir neticesi yağmurun gelmesidir; fakat asıl hakiki, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun tayınını veren babası, hanesi, dükkânı değil; belki onun tayınını ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zat, onu besliyor, rızkını veriyor. Hatta en küçücük bir çocuk da, daima aç olduğu vakit validesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duasında, küçücük fikrinde büyük ve geniş bu manayı anlar ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir Zat, hem beni, hem bu çocukları, hem validelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyleyse Ona yalvarmalıyız der, tam imanlı bir çocuk olur.

    (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, s. 31)

    http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=kulliyat-lugatli&risale=824

    March 09

    SANA GÖSTERMESEMDE GERÇEKTEN BENİ ÇOK SEVDİM...

    Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti.Yanmanın nedeni akşam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi.Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti.Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.Bitmeli,dedi içinden..hergün bu tatsız uyanış bitmeli.Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu.Süratle giyinerek dışarı çıktı.Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu bugün de bekletmemeliydi.
    İstanbul,soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu..Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi:"Bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor onlar bile ağlıyor halimize"Artık Kadıköy iskelesindeydi.Bir kaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.Şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı.Beşiktaşa geçtiler.Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar.Genç kız sevgilisinin bu durgunluğuna bır anlam verememişti.Nerden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını.Beşiktaşa geçtiklerinde bir cafede oturdular.Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine birşey söylemek istediğinin.Bana birşey mi söylememk istiyorsun diye sordu.Genç adam gözlerini kaçırarak evet dedi.Genç kız heycanlanmıştı,biraz daha sinirlenerek hadi o zaman dedi.Genç adam içini çektikten sonra"sence biz nereye kadar gideceğiz?" diye sordu.Genç kadın"bunu sorma gereğini niye duydun?"yanıtını verdi.Genç adam söze başladı..Birkaç ay önce akşam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim.Sen bana"sırası mı şimdi canım yaa,işin gücün yok mu demiştin?"Biliyor musun o an nakavt olan bi boksör gibi hissettim kendimi,özür dileyip telefonu kapattım.Daha sonra da bu şiiri benden hiç istemedin.Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sende gelmiş,Meralin "Sen şanslısın,sevgilin sana bakar"sözüne "işim yok da sana mı bakacağım,annen baksın" demiştin.Hatırladın mı?
    Genç kız;biliyorsun ben duygusallığı sevmem.Hem benim hasta bakıcı gibi göründüğümü de kimse söyleyemez.Genç adam güldü:"evet canım haklısın.Zaten olmak istesende bu kalbi taşıdığın sürece bakıcı,hemşire falan olamazsın."Genç adam devam etti"Bana şimdiye kadar kaç kere sabahları güzel sözcüklerden oluşan bir msj attın?Hiç...Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin...Duygusallığı sevmeyebilirsin.Ama seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.Halbuki ben senin tam tersinekendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum.Seni tanıdığımdan beri her sabah,her akşam,her gece yani seni andığım her an senin için tatlı bir mesajım vardı biliyor musun?Seninle ben akla kara gibiyiz.Genç kız anlamıştı,"yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?"Genç adam tekrar gülümsedi içinden.Hayır dedi.Şair olmanı istemiyorum,olamazsın da zaten...Biz ayrılmalıyız.İkimiz içinde en hayırlısı bu olacak.Genç kız şaşırmıştı.Neden ama?Ben seni seviyorum.Seninde beni sevdiğini sanıyordum.Genç adam"hayır canım,sen beni sevseydin şimdi başka şeyler konuşuyor olurduk"dedi.Genç kızın gözleri yaşardı.Genç adam cebinden çıkardığı mendili uzattı.Genç kız gözyaşlarını silerek"sen bilirsin,umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur."dedi.Genç adam"Nasıl böyle birşey düşünürsün,senden başka kimse olmadı,uzun bi zamanda olmayacak"dedi.Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancıydılar.Birkaç dakika sonra genç kız1 Kalkalım istersen"dedi.Genç adam"Ben biraz daha kalmak istiyorum,istersen sen kalkabilirsin"dedi.Genç kız"Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim"diyerek elini uzattı.Genç kızın eli ve sesi titriyordu.Genç adam"istersen arkadaş kalabiliriz"dedi.Ve birbirlerine son kez sarıldılar.
    Genç adam eve döndüğünde bitap bi haldeydi.Odasına girdi.Gece bitmek bilmiyordu.Erken yatmalıydı,sabah erken işe gidecekti.Birkaç saat sonra uykuya daldı.Sabah 7'de saatin ziliyle uyandı.Evden çıkacağı zaman telefonuna baktı mesaj ve 10 cevapsız arama yazıyordu.Yorgun olduğu için duymamıştı.Aramalar ve mesaj sevgilisindendi.Heyecanla mesajı açtı.Şunlar yazıyordu:"SADECE ONLARI SEVMEYİ SEVDİM,HEPSİNİ ONLARSIZ YAŞADIM DA,BİR SENİ SENSİZ YAŞAYAMIYORUM.BU AŞKI TEK KALPTE YAŞAYAMIYORUM.SANA YEMİN GÜZEL GÖZLÜM,BİR TEK SENİ SEVDİM VE SEVEREK ÖLECEĞİM.ELVEDA BİRTANEM..."Genç adam şaşırmıştı.Onu tanıdığı günden beri ilk kez şiir yazaıyordu.Üstelik sabahın beşinde yazmıştı.Heycanla onu aradı.Telefonu yabanacı bır ses açtı.Genç adam"Nalanla görüşebilir miyim?"dedi.Ama karşısındaki ses hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.Ben onun annesiyim yavrum,kızım bu sabah intihar etti.Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu.Sabah odasının ışığını görünce odaya girdim,yavrum kendisini asmıştı."Yığılıp kaldı genç adam.Beyninden vurulmuşa döndü.Olduğu yere yığılıp kaldı...
    Bir kaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.Doktorlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu.Doktor yanıt verdi:"ha o mu?Üç ay önce getirdiler.Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş.O günden sonra telefonunu elinden hiç bırakmamış.Devamlı birşeyler yazıp birine yolluyor.Geçenlerde merak ettim.O uyurken gönderdiği numarayı aradım.Numara 3 ay önce iptal edilmiş.Gelen mesajda bir şiir var.Bu adam duygusal mı bilmem ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş... (Çevrenizdeki insanların ne hissettiği ya da ne düşündüğünden o kadar emin olmayın.Bazen bir kalbin,içinde neler saklandığını öğrendiğinizde herşey için çok geç olabilir...)
     
    February 25

    Günah Pskolojisi...

    Günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ imân nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre (inkâra) gidecek bir yol var. O günah, istiğfar edilerek çabuk imha edilmezse, küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

    Bu mevzuda Mutaffifîn sûresinin âyetlerinde şöyle buyuruluyor: "Yalanlayanların vay haline!.. Ki onlar, hesap gününü inkâr ediyorlar. Halbuki onu, ancak her azgın günahkâr inkâr eder. Ona âyetlerimiz okununca: "Geçmişlerin masalları" demiştir. Hayır onların zannettikleri gibi değil. Doğrusu onların kazandıkları günahlar, kalblerini kaplamıştır.''

    Âyetlerden anlaşıldığına göre: Dini yalanlayanlar, haddini aşan, günaha düşkün kimselerdir. Ceza günü olan kıyamet gününe inanmak hoşlarına gitmediği ve keyiflerini kaçıracağı için, din gününün aslı yoktur, derler. Allah'ın âyetlerine geçmişin masal ve efsaneleri nazarı ile bakarlar, işte bütün bunların sebebi: Kazançları, kazanıp durduktan ve kâr sandıkları günahların kalblerinin üzerine pas bağlamasındandır. O kalbler, o günahları itiyad edip ahşa alışa pas tutmuş aynalar gibi körlenmiş kararmıştır da artık duymaz ve göstermez olmuşlardır.

    İmam Ahmed ve Tirmizi Ebu Hureyre'den şu Hadis-i Şerifi rivayet etmektedirler: "Kul bir günahı işlediği vakit, kalbinde siyah bir leke yapar. Eğer tevbe edip çekinir, istiğfar eylerse, kalbi yine parlar, döner yine yaparsa o leke artar, nihayet kalbini istilâ eder."

    Zamanla günahların lekelerinin kalbi tamamen karartması ile inkâr duygusu gelişmiş olur. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının haberdar olmasından çok utandığı zaman, meleklerin ve ruhanilerin varlığı ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor. Hem meselâ, Cehennem azabını netice veren büyük bir günahı işleyen bir adam Cehennem'in tehditlerini işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in yokluğunu arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şüphe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor. Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve kulluk vazifesini yerine getirmeyen bir adam, küçük bir amirinden, küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olduğundan, Ezel ve Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hakk'ın ısrarlı emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o kulluk vazifesi bulunmasa idi."

    Ve bu arzudan, Allah'a karşı manevî bir düşmanlığa işaret eden bir inkâr arzusu uyanır. Allah'ın varlığına karşı bir şüphe kalbine gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helak kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, gayet cüz'î bir sıkıntı, kulluk vazifesinden gelmesine karşılık, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder.

    Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.

    Yazı Kalır...

    Yazıyı “yaban”a atmayın; ayak bastığımız, alın değdirdiğimiz topraklarda varlığımızın mührü yazıdan ibarettir. İslâm uygarlığı dediğimiz muhteşem birikim, muhteşemliğini “yazgı”dan olduğu kadar “yazı”dan almaktadır.

    Şu gün görmüş günler görmüş yeryüzünde, yazının doğallaştığı, evrenle bütünleştiği, turnalar gibi kanatlandığı yegane uygarlık İslâm uygarlığıdır. Bize “kalemle yazmayı” öğretene şükür borcumuzu ödeyerek diyelim ki, vahiy kâtiplerinin “sünnet”ini devam ettiren ve binlerce “elyazması”nı bize miras bırakan soylu kişilerin, her mimarî eserin “alnına” kıyamete kadar silinmeyesi yazılar işleyen eli öpülesi yazı ustalarının ve hususiyetle Türkçe’yi muhteşem bir yazı dili haline getiren Osmanlı atalarımızın yazıya düşkünlüğünün yazımızın başında yâd edilmesi, rahmet ve minnetle anılması gerekir; gereği yazılmıştır/yapılmıştır.

    Şimdi, diyelim ki fakir bu yazıyı yazmamıştır, yazmak yerine üç beş muhtemel okuyucusuyla dilinin döndüğünce, aklının erdiğince sohbet edip, yazı üzerine söz söylemiştir; sizler de doğal olarak elinizdeki mecmuada “söz uçar yazı kalır” adlı bir yazı okumuyorsunuzdur, bir şey kaybetmiş sayılmazsınız; fakir nihayetinde bir deneme yazarıdır ve icabında denemese de olur. Hadi “vahiy” korunmuştur korunmasına da, diyelim ki Hazreti Peygamber’in “söz”lerinin, ne bileyim, o muhteşem divanların, tasavvuf klasiklerinin, mesnevilerin yazılmadığını bir düşünün… Düşünemezsiniz, çünkü böyle bir yokluğu düşünmenin verdiği “titreme” hissi bile o yazılı “külliyat”ın varlığı sayesindedir. Onun için söz uçar, yazı kalır. (Buradan “söz”ü küçümsediğimiz çıkarılmasın; sözümüz sözdür ki, yazı da varlığını söz dediğimiz o “vergi”ye borçludur. “Sözümüz senet” sözünün bugünkü anlam itibarıyla ilk çağrışımı yine yazının kapısına çıkmaktadır.)

    Yazıyı “yaban”a atmayın; ayak bastığımız, alın değdirdiğimiz topraklarda varlığımızın mührü yazıdan ibarettir. İslâm uygarlığı dediğimiz muhteşem birikim, muhteşemliğini “yazgı”dan olduğu kadar “yazı”dan almaktadır. Bir ırmak kesintisizliği, coşkunluğu ve bereketi içerisinde yazıla yazıla günümüze gelen o birikimden nasiplendiğimiz ölçüde “yazı”mız, yani hayatımız güzelleşecektir.

    Bugünden geriye dönüp baktığımızda dünyayı güzelleştirmek için sürdürdüğümüz o soylu, o muhteşem yürüyüşün izleri de “yazı”ya çıkmaktadır. “Kader”le “yazı”nın bu kadar örtüştürüldüğü başka bir dil bulunmadığı gibi, başka bir uygarlık da bulunmamaktadır. Sıradan insanımızın idrakinde bile okuduğumuz “hayat kitabı”ndan başkası değildir; yaşayıp göreceğimiz, sürüp çekeceğimiz evvelden yazılmıştır. “Yazgı”mız neyse onu çekeriz; alnımıza yazılan başımıza gelir...

    “Kul olayım kalem tutan ellere” deyişimizde, okur-yazar taifesine duyduğumuz hürmetin, yahut kendi düşüncemizin, sevincimizin, aşkımızın, çilemizin “kalıcı” hale gelmesinin yanında, “yazı”mızı evvelden yazan o büyük “el”e duyduğumuz aşkın ince göndermeleri bulunmaktadır.

    “Ova”ya “yazı” deyişimizdeki ufuk açıklığı, yazının, imanın ifşası olduğuna delalet etse, yazı da nihayetinde bir şifreden, yaşadığımız hayatın kodlanmasından ibarettir. O kodlar, o şifreler, o remizler açıldığında ortaya çıkan “bizim hayatımız” sahiden bizim hayatımızdır ve içinde cümle insanîliği barındırmaktadır. “Kadir Mevlâm böyle yazmış yazımı” deyişimizdeki teslimiyet, yalnızca bir boyun eğiş, bir kabullenme değildir; bir kadir kıymet bilişin de göstergesidir; bu yakınma kokan cümlede bile ruhumuzdaki “nefes” aslını hatırlamaktadır.

    Yeryüzündeki yolculuğumuzun anlamı biraz da “yazı”ya bakışımız ölçüsünde derinleşmektedir. Dünya denilen ihtiyar “kitap”ın her cümlesi okuduğumuz ölçüde kendisini ele vermektedir; noktaya gelene kadar…


    - Semerkand Dergisi -
    MEHMET BERAT IRMAK

     gul