SAHRA's profileSAHRA...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    May 01

    İnsanlar birden bire ortadan kaybolursa

    gül İnsanlar Birdenbire Ortadan Kaybolursa

    .

    .



    İnsanlar birdenbire ortadan kaybolursa, Dünya nasıl bir yer olur.
    İşte AlanWeismann 'The World Without Us' (Bizsiz bir Dünya) adlı ktiabında bukonuya değinmiş.

    Arizona Üniversitesi profesörü olan Weismann, kitabı ile ilgili araştırmaları için Türkiye'ye de gelmiş.

    Weismann'ın Bizsiz bir Dünya adlı kitabı, Türkiye'de Altın Kitaplar Yayınevi tarafından satışa sunulmuş olması lazım

    İyi bir beyin jimnastiği olmuş. Yıkılmış-bozulmuş bir geleceği kurgulamış. Ancak biz olmaksızın.


    2 GÜN SONRA

    İnsanların dünyadan birden bire kaybolmasının ardından New York şehrinin altındaki tünelleri ve metroyu sular basacak.



    2-4 YIL SONRA

    Sularla dolan tüneller yavaş yavaş çöktüğü için binaların temelleri zarar görecek. Yollar da çökmeler meydana gelecek.




    5 YIL SONRA

    Binaların yıkılmaya başlaması ile borulardaki gaz açığa çıkacak. küçük bir cam parçasından başlayan kılılcımla yangınlar çıkacak




    7-10 YIL SONRA

    gaz borularının ve ısınmak için binalardaki yakıtların elektirikkıvılcımlarıyla yanmasıyla binalar artık kullanılamaz halde yanmanınetkisiyle beton armeler iyice çürümüş ve dökülmeye başlamiştır




    20 YIL SONRA

    mevsimlerin üzerinden geçtigi kentler içlerinde su birikintileri kalan binaların çürümesi




    50 YIL SONRA

    metro tünellerinin bakımsızlıktan çürümesi çökmesi sonucu tünellerdeki suyun yollarda dere oluşturması




    50-100 YIL SONRA

    doğa artık şehrin pis ortamını kirli sokaklarını iyice temizlemiş ve kendi bünyesine almaya başlamıştır




    300 YIL SONRA

    Şehirdeki bir çok binayı yabani bitkiler saracak. Yapılarındayanıklılığı zayıflayacak. Binalardaki çelik iskelet dışındakibölümler yavaş yavaş yok olacak




    500 YIL SONRA

    Yabanı bitkiler gökdelenlerin en tepesine kadar her yeri kaplayacak.Yabanı hayvanlar hayalet şehirlerin içerisinde barınmaya başlayacak.Belki de yeni canlı türleri ortaya çıkacak.




    14 BİN YIL SONRA

    artık buzul devri kendini göstermeye başlamıştır ve güçlü olan hayvanlar hayatta kalabiliyor




    15 BİN YIL SONRA

    Dünya ısısının azalmasıyla buzullar artacak. Buzulların şehirlerde yarattığı tahribat daha fazla olacak




    BUZUL ÇAĞI

    Dünya sonunda Buzul Çağı'na girecek. Şehirler dev buzullarınaltında kalacak. Dev buzulların hareketleri sonucunda dev yapılardanarta kalanlar binlerce kilometre ötelere süreklenecek. Belki Newyork'un Özgürlük Anıt'ı Avrupa sahillerine kadar gelecek.

    .
    May 24

    GELİN KULAĞINA KÜPE...

     
    GELİN KULAĞINA KÜPE

    İslâm öncesi dönemde yaşayan Ümame isimli akıllı bir kadın, kızı Ünas'ı Kinde krallarından Haris ile evlendirdiğinde,hâlâ değerini koruyan şu unutulmaz nasihatları yapmıştı:'Kızım,eğer bir kızın ana-babasının servetinden dolayı kocasına ihtiyacı olmasaydı,senin herkesten ziyade müstağni (ihtiyaçsız) olman lazım gelirdi.Fakat öyle değil;erkekler bizim için yaratıldığı gibi,biz de onlar için yaratılmışızdır.Kızım,sen ana-babanın evinden,büyüyüp yürüdüğün yuvadan çıkıp,bilmediğin ve şimdiye kadar alışmadığın,ülfet etmediğin bir adamın evine gidiyorsun.Şimdi,onun rızasını gözetip kendisine itaat et ki,o da sana kul-köle gibi olsun;seni sevip hoşnut olman için gerekeni yapsın.Ben şimdi sana on şey söyleyeceğim.Onları kavra ve gereğince hareket eyle ki, eşinle güzel geçinebilesin:

    1- Sana yiyecek ve giyecek her ne getirirse,onu yürekten kabul etmelisin; kanaat sahibi olmalısın.
    2- Emrettiği uygun şeyleri yapmalı,yasaklayıp yapma dediği şeyleri yapmamalısın.
    3- Evin içini ve üstünü başını temiz tutmaya dikkat etmelisin.
    4- Güzel görünüp güzel kokmalısın ki,kocan senden iğrenmesin; gözünden düşmeyesin.
    5- Uyuduğu ve yemek yediği vakitlere dikkat etmelisin.Bunları hangi vakitte yapmayı alışkanlık haline getirmişse,o vakitleri gözetip yemeğini ve yatağını hazırlamalısın.Çünkü açlık ve uykusuzluk insanı öfkelendirir.
    6- Kocanın malını muhafaza etmeli,israf ve teleften korumalısın.
    7- Onun itibarını gözetmeli,hısım ve yakınlarına da saygılı olmalısın.
    8- Ona isyan etmemeli,işine muhalefette bulunmamalısın.
    9- Sırrını elaleme ifşa etmemelisin.İşine isyan edersen sana kin duyar, sırrını ifşa edersen eziyet ve cefasından kurtulamazsın.
    10- Kocan kederli iken ferah olmayasın,neşeliyken de keder göstermeyesin.

    Ö. Rıza Kehhâle, A'lâmü'n- Nisâ, 1/75; Mehmed Zihnî, Meşahiru'n-Nisâ

    May 21

    AYETLERE GÖRE İNSAN TİPLERİ....

     
    AYeTLeRe GöRe iNSaN TiPLeRi

    وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
    İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her halinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.YUNUS 12

    إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعاً  *  إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً
    Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.

    MEARİC 19-20


    1- AKİDESİ ZAYIF TİPLER:
    وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
    İnsanlardan öylesi de vardır ki, ALLAH’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse gerisin geri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir. HACC 11

    2-HAKTAN KAÇAN TİPLER:
    يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
    Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile onlar bu hususta, sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlermiş gibi seninle mücadele ediyolar ENFAL 6

    3-MENFAATÇİ TİPLER:
    إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
    Aralarında hüküm vermesi için ALLAH’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler NUR 51

    4- HAKTAN YÜZ ÇEVİRİP KAÇAN TİPLER:
    فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ * كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُّسْتَنفِرَةٌ  * فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ
    Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar? Sanki ürkmüş yaban eşekleri,arslandan kaçmaktalar!MÜDDESSİR 49-50-51

    5- SAHTE DAHİ TİPLER:
    Yapmadıklarıyla övünmek istrler.
    لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَوْا وَيُحِبُّونَ أَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
    Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları işle övülmeyi seven kimseleri de sakın azaptan kurtulur sanma! Onlara elim bir azap vardır.
    AL-İ İMRAN 188

    6-GÖRÜNÜŞÜYLE ALDATAN TİPLER:
    وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
    Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! ALLAH onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! MÜNAFİKUN 4

    7-HER KALIBA GİREN TİPLER:
    الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً
    Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer ALLAH tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, “Size üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. ALLAH, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. ALLAH, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.NİSA 141

    8-KÜFÜRDEN MUANNİD TİPLER:
    وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ
    (Ey Muhammed!) Eğer sana kağıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkar edenler, “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi. EN’AM 7

    9-GABİ OLAN TİPLER:
    وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِندِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفاً أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ
    Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, ALLAH’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir. MUHAMMED 16

    10-KORKMAZ UTANMAZ TİPLER:
      وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
    Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hallerini) bir görsen! Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. EN’AM 27-28

    11-ZAYIF KARAKTERLİ MÜNAFIK TİPLER:
    وَإِذَا مَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَلْ يَرَاكُمْ مِنْ أَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ
    Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, ALLAH onların kalplerini çevirmiştir. TEVBE 127

    12-HİLE ve GAFLET KENDİNDE İCTİMA EDEN TİPLER:
    خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ * وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ ءَامَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ

    İnsanlardan, inanmadıkları halde, “ALLAH’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. Bunlar ALLAH’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. BAKARA 7-8

    13-KURU İNATÇI TİPLER:
    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ ءَابَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ ءَابَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ
    Onlara: "ALLAH'ın indirdiğine uyun." denildiğinde, "Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız." dediler. Ya ataları birşeye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler? BAKARA 170

    14-CAHİLANE MÜCADELE EDEN TİPLER:
    Bu tipler hem hakla hem batılla, bildikleriyle mücadele ederler.
    هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
    İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? ALLAH bilir, siz bilmezsiniz. ALİ İMRAN 66
    وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ      * ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ 
    İnsanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilmi, ne bir yol göstericisi, ne de aydınlatıcı bir kitabı olduğu halde kibirlenerek insanları ALLAH’ın yolundan saptırmak için, ALLAH hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız. HACC 8-9

    15-İRADESİ VE HİMMETİ ZAYIF TİPLER:
    لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلَكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنْفُسَهُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
    Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye ALLAH’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. ALLAH biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. TEVBE 42

    16-KORKUSUZ OLAN İMANLI TİPLER :
    الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
    Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “ALLAH bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.
    ÂL-İ İMRÂN 173

    17-GİZLİ FAKİR TİPLER :
    لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
    (Sadakalar) kendilerini ALLAH yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz ALLAH onu bilir. BAKARA 273

    18- VAKAR ve TEVAZU SAHİBİ KİMSELER :
     وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْناً وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً
    Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler. FURKÂN 63

    19- ÇOŞKUN İMAN SAHİBİ TİPLER :
    إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ ءَايَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
    Mü’minler ancak o kimselerdir ki; ALLAH anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.

    ENFÂL 2


    20-HER ŞEYİN ALLAH’A DÖNECEĞİNE İNANAN TİPLER :
    الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
    Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) ALLAH’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. BAKARA 156

    Anlayışlı bir eşmisiniz....

    Anlayışlı bir eş misiniz?
     
    “Çok başım ağrıyor” dedi kadın telefonla…
    “Bir hap al geçer” diye cevapladı eşi.
    “Geçmek bilmiyor öleceğimi hissediyorum.”
    “Biraz dinlen, bir şeyin kalmaz.”
    “Vaziyetim kötü, bildiğin gibi değil, anlamıyorsun?
    Lütfen beni doktora götürür müsün?”
    “Bu iş saatinde nasıl izin alabilirim? Bitmesi gereken öyle çok iş var ki!..”
    Çoğu eşler arasında yaşanır bu tür konuşmalar. Eşler çoğu kez, birbirlerini ya anlamaz,
    ya anlamak istemez, ya da yanlış anlar.

    Kimi zaman da birbirlerini suçlayarak tartışırlar. Birisi, “eşim beni ciddiye almıyor” der. Diğeri ise
    kimi zaman bunun farkına bile varmaz.

    Bazen eşlerden birisi çok alıngan olur. Her sözden bir mana çıkararak eşini suçlar. Özellikle kendine
    güven duygusu olmayan eşler, normal konuşmalardan bile anlam çıkarırlar.

    Hanım “ay bu domatesler çürük” dese eşi, “Ben aldım ya kötü olur. Zaten sen benim aldığım hiçbir
    şeyi beğenmezsin!” cevabını verir.

    Veya “Bu yemek tuzsuz olmuş” diyen beye, hanım, “Sen de benim yaptığım hiçbir şeyi beğenmezsin.
    Ben hiçbir şeyi başaramam” sözleriyle işi tartışmaya kadar götürür.

    Genelde tartışmalar basit şeylerden çıkar. Tartışma bittiğinde ise eşler niçin tartıştıklarını bile unuturlar.

    Eşler birbirlerinin hatalarına gözlerini yumup, kulaklarını tıkamalı.. Ama birbirini anlamak için gözlerini dört
    açıp, kulaklarını kabartmalıdırlar.

    Çünkü bu tür problemlerin çözümü ‘sen beni anlamıyor, anlamak istemiyorsun” şeklindeki suçlamalardan
    değil, diyalogdan geçer. Aralarında iyi bir diyalog kurup konuşmayı başaramayan eşler, davranışlarını kötüye
    yormaya başlar, sonra da bunu kötü davranış takip eder. Bu yoldan gitmeye devam ettikleri takdirde
    varacakları yer elbette anlaşmazlık durağı olur.

    --------------------------------------------------------------------------------

    Olumsuzluklara son vermek için:

    * Eşler, aralarında kopmuş olan, ya da yeterince olmayan diyaloğu geliştirmelidir.

    * Eşler, birbirlerinin söz ve davranışları arkasındaki sebebi araştırmadan hemen karşılık vermeye kalkışmamalıdır.

    * Sözleri iyi tahlil etmeli, yanlış anlayıp birbirlerini hırpaladıktan sonra özür dilemek zorunda kalmamalı.

    * Karşı tarafı suçlamak, ya da bir suçlu icat etmek yerine -şayet varsa- suçu ortadan kaldırmanın yolları aranmamalıdır.

    * Fazla alıngan olmamalı. Her sözden, her davranıştan kötü bir mana çıkarmamalıdır. Bazen eşlerden birinin
    kazara sarf ettiği bir söz, silah olarak kullanılıp diğer eş yaylım ateşine tutulmamalıdır. Bilhassa “filan zaman sen
    şöyle demiştin” diyerek cerbeze yoluna gidilmemelidir.

    * Hiçbir eş buz üstünde düşme korkusuyla yürüyen, ya da tepesinde kristal bardaklar taşıyan gibi olmak istemez.

    Özetle, eşinizin söz ve davranışlarını yargılamakta acele etmeyin ki, Rabb’imizin “Halim” ismi üzerinizde tecelli etsin.
     

    GÜLAY ATASOY
     
     

    "Televizyon karşısında uyuyan kocam için ne yapabilirim???

    "Televizyon karşısında uyuyan kocam için ne yapabilirim ?

    Lütfen yardım eder misiniz? Yatağına gidip uyumasını defalarca söyledim. Ama evde aldığımız bu kurala uymuyor.”
    şeklinde soru bir soru geldi.

     Önce üzerine bir battaniye örtün… Ki üşümesin… Üşütüp hasta olmasın… Uyuyanın üzerine kar yağar demişler. 

     

    Bu konuda gelen soruların çokluğuna bakılırsa, kapalı kapılar ardında yaşayan eşlerin çoğunun, ekran karşısında uyukluyor olması gerekir!

     

    Biz milletçe sefil uykuyu seviyoruz sevgili hanımlar! Başımız hafif yana kaymış, bir kenara kıvrılmış uykudan aldığımız hazzı, lezzeti, yataklarımızda alamayabiliyoruz. Eşiniz gün içinde çok yorulmuş olabilir; akşam evine gelince rahat bir pozisyonda koltuklarının keyfini çıkarmak isteyebilir. Onun bu tarz bir talebinin olması ve kendi evinde rahat ettiği şekliyle oturması doğaldır.

     

    Doğal olmayanı, evin içine bazı katı kurallar yerleştirerek, herkesin o kurallara uymasını beklemek bence. Çünkü yukarda özetle aktardığım mailin genel içeriği, evlilikte ciddi sorunlar olmadığı bilgisini içeriyor. “Her şey yolunda… ama ben karşımda koltukta uyuklayan birini görmeye dayanamıyorum… sinirlerim bozuluyor… uykusu gelince yatağına yatsın başka bir şey istemiyorum…” şeklindeki ifade, eşte zorluk olduğundan ziyade, hanımefendide bu konuda sıkıntı oluştuğu anlamına geliyor.

     

    Radyoda da her zaman söylemeye çalışıyorum sevgili okurlar! Psikolojide mini bir kural var… “ortadan kaldır rahatla” değil… “sıkıntı oluşturan durumun varlığına rağmen, onunla yaşamayı öğren” ilkesi.

     

    …yani insanlar koltukta uyuyabilirler… insanlar sandalyede başlarını yana çevirip kestirebilirler… insanlar otobüslerde, yolu kısaltmak ve günün yorgunluğunu, şekerleme yaparak farklılaştırabilirler…vs. önemli olan bu tip durumların olabileceğinin kabul edilmesi.

     

    Güzel giden bir ilişkiyi, sıradan sorunlarla sıkıntılı bir hale getirmemeye dikkat edin. Her gece yatıp uyuyorsa, fazla yorgun olmadığı geceleri fark ettiğinizde, onunla tatlı sohbetler yapın. Tatlı dilli, şirin, sempatik bir bayan varsa karşısında, büyük ihtimalle kendisini uykuya atmayacaktır. Bununla birlikte surat asarak, kızarak, bağırarak derdinizi anlatamazsınız. Onu özlediğinizi, onunla konuşurken keyif aldığınızı hissettirerek uyanık kalmasını sağlayabilirsiniz.

     

    Aslına bakarsanız evlilik ilişkiniz doğal olmalı. Birileri sohbet edin dedi diye konuşmak zorunda değilsiniz. Çünkü birçok kereler sessizlik de paylaşılabilir.

     

    Birileri şöyle yapın dedi diye aynen uygulamak zorunda değilsiniz. Çünkü en güzel evlilik, kendi doğal işleyişini yakalayan evliliktir.

     



     

    Evlilik mahrem bir ilişkidir. Kendi içinde mahremiyetler içerir. Bir durumun mahrem olması için, içinde çıplaklığın ve cinselliğin de olması gerekmez! Mahrem demek, aile mahremiyeti demek, “eşlerin birbirleri yanında kendilerini hür hissetmeleri” demektir.

     

    Eşiniz, sizin yanınızda yaşadığı rahatlığı başka kimsenin yanında bulamadığı için, evinde kolaylıkla uyuyabiliyordur. Diğerlerinin yanında ölçmek biçmek zorunda kaldığı davranışları, sizin yanınızda rahatça sergileyebiliyor ve hesapsızca kendisini ev ortamına adapte ediyordur. “Başkalarının yanında aynı şeyi yapmıyor… hep evde benim yanımda yapıyor bu hareketi, sinir oluyorum.” Demiş sevgili okurumuz kızgınlıkla.

     

    Ama lütfen eşinize kızmayın. Başkalarının yanında yapmadığı “bir içsel ihtiyaç davranış”nı, sizin yanınızda, “hayat arkadaşı”nın yanında yapmasından daha doğal bir şey olamaz.

     

    Siz evlisiniz… Tabii ki sizin yanınızda yapacak…

     

    …onun için evlisiniz… diğerlerinden bir farklılığınız olması için…

     

    …onun için sizin yanınızda rahat… başkalarından gizlediklerini sizinle paylaştığı için…

     



     

    Evlilik özel bir yaşam biçimi… Mahremiyetlerin paylaşıldığı…

     

    …ve paylaşılmış mahremiyetlerin birbirinizin başına kakılmadığı!

     

    Sevgiyle kalın…

    *YÜREK DÜMENİ*....

    Yürek Dümeni...

    İnsan elindeki dümenle kullandıgı aracını, vasıtasını istediği istikamete yönlendirir.
    İstenilen istikamete seyrini yapar...

    İstikamet Üniversite iken, gönlüm başak istikamet diye sessiz sessiz feryat ediyordu..

    Ben de öyle yaptım..
    Derinden gelen haylırışı dinleyip ver elini kabre…
    Bekleyenlere, manevi evlatlara verilmesi gereken müjde, muştular vardı..!
    Aslında onlar hakikati, hakikatleri biliyorlardı...
    Benim bildiğimide biliyorlardı..!

    Her vardığımda yürek sançısıyla; cevşen sayfalarına, toprağa dam dam damlayan gözyaşlarıyla:
    * Gönül bağıma selamımı götürün..
    * Yürek ağrımı, acımı götürün..
    * Gözyaşlarımla dualarımı götürün..
    * Yalnız komayın ……..mı diye…

    Gönlümü Rabbe teveccüh edip açtım ellerimi semaya...
    Yüreğim dile geldi..
    Dua dua arşa yükseldi...
    Hüve zerrelerine karışıp yelle, meltemle, rüzğarla kainata yayılıverdi..!
    Kanat olup götürüyorlardı Hüve zerreleri vuslat olması için, makes bulması için ihtiyac gönüllere, sinelere..

    Bekliyorlardı onlar...
    Bende biliyorum, hemde çok iyi biliyorum beklediklerini...
    Fark etmezdi ki nerde olunursa olunsun..
    Toprak üstü-toprak altı..
    Uzak yakın mesafeler..
    Tanıyalım yada tanımayalım...
    Hiçbir şeyin önemi yoktu..
    Aşıp aşıp enğelleri, mesafeleri, dikenli yolları, uçurumları ulaşıyordu bekleyenlere…

    Vuslat buluyordu gönüllerde..!
    Hasret, hüzün, dönüşüyordu lezzete..!
    Yürek sevinç gözyaşları döküyordu..!

    Kalem aciz..
    Olamıyor yüreğime, gönlüme tercüman...
    Tercüman olmuyor..!!!

    Dua ve sevgiyle kalın.

    Denizle randevu...

     
    Deniz … Yaradan’ın kainat kitabındaki harikalarından sadece biri. İnsan aklının idrak edemeyeceği kadar muhteşem , uçsuz bucaksız ve inanılmaz. Sırlarla dolu bir dünya.

    Denizin benim için manası bambaşka. Bu duygunun ne olduğunu bilmiyorum , adını koyamıyorum. Sevgilim mi acaba deniz benim? Dert ortağım mı , sırdaşım mı ?Kaderdaşım mı ? Yoksa bana yardım etmek isteyen dilsiz bir dost mu ? Bendeki adını koyamadım ama onu çok özlediğime göre deniz çok şey benim için.

    Belki de gönlüme çok benzediği için seviyorum denizi. Kimi zaman durgun , sessiz, kendi halinde. Kimi zaman da dalga dalga coşan , kabaran ürkütücü. Kimi zaman bütün sevgilere açık vefalı bir dost; kimi zamanda yanına dahi yaklaşmaya korktuğumuz bir canavar. İşte böyle kabardığım , dolup dolup taşmak istediğim zamanlar denize koşarım.

    Kendimle olmak denizle dertleşmek istediğim bir günün akşamında kendimi Kartal sahilinde buldum. Uzun süre yürüdüm . Denize baktım baktım . Sanki bana , Yine mi geldin ? Şimdi ne istiyorsun ? diyordu. Önce sitemli ve isteksizce baktı bana. Sonra beni dinlemeye başladı. Beynimdeki herşeyi bir film şeridi gibi aktardım ona ağzımı bile açmadan. Beni bunaltan şeyleri al uzaklara götür dedim. Beni hafiflet, bana ümit ver neşe ver. Yoksa yeni bir güne başlayacak gücüm kalmayacak.

    Mavi sular beni dinledi mi bilmiyorum, anlattıklarım bitince çay içmek için oturdum. Çevremdeki insanlara baktım. Acaba hep böyle gülüyorlar mıydı?Acaba mutlu muydular ? Gülmek mutluluk muydu ? Ben neden gülemiyordum , neden ağlamak istiyordum ? Neden ağlamak istiyordum hala, deniz beni dinlememiş miydi ?

    Bu düşüncelerimden bir çocuğun sesiyle sıyrıldım. Ayakkabılarını boyayayım mı abla diyordu. Ne kadar çok ihtiyacı vardır kimbilir diye düşündüm. Ona ayakkabılarımı boyama ama gel sana bir dondurma ısmarlayayım dedim .Önce şaşırdı. Sonra olmaz abla dedi. İkna edip masaya otutturdum ve konuşmaya başladık. Ortabirinci sınıfa geçmişti. Doktor olmak istediğini söylüyordu. İnsan yeter ki istesin abla diyordu, Sakıp Sabancı bile limon satarak bugünlere gelmiş diyordu. O kadar güzel , o kadar zekice bakışları vardı ki… O akşam aradığım mutluluğu o gözlerde buldum.

    Hafta sonları ve yaz tatillerinde babasına destek olmak için boyacılık yapıyormuş. Küçücük bedenine nispeten ne büyük yürekti , ne güzel gönüldü. Onu çok sevdim.

    Doğudan birkaç yıl evvel gelmişler. Çok kalabalık bir ailesi varmış. Babası pazarcılık yapıyormuş. Ablasından bahsetti sonra. Eşini teroristler şehit etmiş. Eşinin ailesi iki çocuğunu almış elinden. O da babasının evine dönmüş. Yıllardır hasret kalmış yavrularına. Küçük boyacı bunları anlatırken gözleri doldu. Benim gözyaşlarımsa içime aktı ve adeta boğdu beni. Dua ettim ablası ve evladından ayrılmak zorunda kalmış tüm analar için.

    Yanımızdan geçen insanlara kaydı gözlerim bir ara. Bir boya sandığına bir küçük boyacıya bir de bana bakıyorlardı. Onlara haykırmak istedim bu çocuk çoğu insandan daha şerefli, daha insan diye. Ama sustum. Uzaktan iki arkadaşı geçiyordu boyacının. Gülerek el salladılar arkadaşlarına. Onlarda pek şahit olmadıkları bir olayla karşı karşıya idiler ki ;şaşkın şaşkın baktılar bize.

    Hava kararınca ben kalktım. İstemeyerek de olsa küçük boyacıyla vedalaştık. Belki yine görüşürüz dedim. İnşALLAH abla dedi. Sonra teşekkür etti hem diliyle hem de o kara gözleriyle.

    Durağa doğru yürürken, yolda, evde hep onu düşündüm. Saklamaya çalıştığı boyalı ellerini, eski elbiselerini ama buna rağmen pırıl pırıl hayat dolu gözlerini. Evet o gözleri, doktor olacağım abla diyen o gözleri hiç ama hiç unutmayacağım.

    Deniz o gün bana mutluluğu aramaya gerek olmadığını öğretti. Küçük bir çocuğun ışıl ışıl gözlerine bakmanın dahi mutlu olmak için yeterli olabileceğini öğretti.

    Bir sonraki denizle randevumda neler yaşarım bilemiyorum. Belki bu seferde bir dedeyle tanıştırır deniz beni. Belki bir kuşla yada sahilde oturmuş hayallere dalmış benim gibi bir yalnızla karşılaştırır bana başka hayat dersleri vermek için.

    Sağol can dostum, mavi denizim. Beni anladığın için ve bana gönderdiğin boyacı çocuk için…
     
    May 19

    Bir İnşirah Ayeti kadar SANA Geldim....




    İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah..Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..


    “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(İnşirah/1)


    Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.


    “Ve yükünü indirip-atmadık mı? Ki o, senin belini bükmüştü.”(İnşirah/2-3)


    Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.

    “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(İnşirah/4)



    Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

    “Yalnız Rabbine yönel.”(İnşirah/8)


    Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim...

    ..........

    Bir fısıltı Yunus’tan… Kulaklarda zaman zaman…



    Hakikat bilirsin
    Bir gün ölürsün
    Ya niçin verirsin
    Özün gümâne






    Cevap gelir dillere… İyimser gönüllere: “Benim bunda kararım yok; ben bunda gitmeye geldim.” Ardından bir büyük ikaz; hayal meyal, siyah beyaz:




    Berk yapıştın şol dünyaya
    Koyup gitmeyesin gibi
    Karanu yalınız sinde (kabirde)
    Varıp yatmayasın gibi.





    Ve bir serzeniş; gelişten sonda gidiş:




    Günde birin gide durur
    Komşun sefer ede durur
    Ecel bir bir yuda durur
    Bu dünyaya mağrur nedir





    Söz doğrudur, düşünen bilir…Doğruya delil mi istenir? İşte delil, iyi bil:




    Şu dünyaya gönül veren
    Son ucu pişman olusar
    Dünya benim dedikleri
    Hep ona düşman olusar





    Çevrilir kalpler tebessüme bir dem… İyi niyet akar yüreklere hem… Sıcak mı sıcaktır; duru ve berraktır. Ötelere bir bakış dervişçesine… Hakikat sırrına ermişçesine…




    Gelin bugün yanalım
    Yarın yanmamak için
    Ölelim ölmez iken
    Yine ölmemek için





    Çünkü,




    Ten fanidir can ölmez
    Çün gitti mi geri gelmez
    Ölür ise can ölür
    Canlar ölesi değil





    Artık düşün ve karar ver; ki kararın cihan değer:




    Bir hastaya vardın ise
    Bir içim su verdin ise
    Yarın anda karşı gele
    Hak şarabın içmiş gibi





    Ölüm; bir an… Ve duruveren zaman… Varlığın mutlak adeti; herkese eşit adaleti… Ötesi, berisiyle ölçülen hayat… Amansız, gümansız heyhat!... Ölürken hem doğmadır bu; hem biterken olmalıdır…




    Soru hesap olmayısar
    Dünya ahiret koyana
    Münker Nekir ne soralar
    Tek olucak cümle murad





    Ötesi zaman aşırı bir adım, sonsuzu bunda anladım:





    Bu şardan üç yol çıkar
    Biri cennet biri nâr
    Birisinin arzûsu
    Maksûd didâra benzer






    Hani ya ayette buyurulur; buyurulur da duyurulur: “Bm. (kıyamet koptuğunda) siz de (ey insanlar) üç sınıf olmuşsunuz. Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağcılara!.. Amel defteri solundan verilenler; ne acıklı durumda o solcular!.. (Bir de üçüncü sınıf ki, onlar hayır işlemekte) ileri geçenler, (cennete girmekte de) ileri geçenlerdir” (Vakıa, 7-10)

    Yunus, Koca Yunus!.. Bizim Yunus!.. Ölümden ötesine yolun ve yolculuğun mübarek olsun… Canına rahmet, ruhuna şâdlık dolsun… Güzel söylemişsin; şeker yemişsin ve





    Ne tamudan (cehennemden) yer eyledim
    Ne uçmakta köşk bağladım
    Sen’in için çok ağladım
    Bana Sen’i gerek Sen’i






    Demişsin. Çünkü inanmışsın Mevlâ’ya ve nihayet ermişsin mânâya:





    Mânâ eri bu yolda
    Melûl olası değil
    Mânâ duyan gönüller
    Her giz ölesi değil





    Yunus… Emrem Yunus!.. Usta Yunus!.. Nasıl başardın bilsem; sencileyin diyebilsem:





    Al gider benden benliği
    Doldur içime Sen’liği
    Bunda iken öldür beni
    Varıp anda ölmeyeyim





    Kaç kula nasip olmuş; kaç gönle girmiş dolmuş; şu sadeden de sade ve muhteşem ifade:





    Bu dünyadan gider olduk
    Kalanlara selâm olsun
    Bizim için hayır duâ
    Kılanlara selâm olsun




    Kimdir ki ölürken bunca fedakâr, ve kimdir ki kula dost, Allah! Yâr?!..
    Oruca niyetli bir günde… Bir kuşluk vakti hüznünde,




    Aşık öldü deyû salâ verirler
    Bir salâ; derinden derunîden…




    Taa içler yakan Hüseyinî’den:

    Essalâtü vesselâmü aleyk!..



    Ötesi?!..
    Ötesi,




    Öldü diyeler
    Kaydım yiyeler
    Bir kuş olubam
    Çıkam aradan




    Gayrı varsın,




    Acı dirliğim isteyen
    Tatlı dirilsin dünyada




    Ve Ulu Tanrı’m,




    Kim ölümüm ister ise
    Bin yıl ömür ver sen ona





    Ve bir fısıltı Yunus’tan… Kulaklarda zaman zaman…





    Gelimli gidimli dünya
    Son ucu ölümlü dünya





    İskender PALA


  • " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
  • Biz neyi ne kadar hak ediyoruz...


    İnsan başına gelen kötü bir olayda veya musibette genelde dış etkenleri suçlar. İşin kolayına kaçıp suçluyu dışarıda arar. Kendi kusurunu görmek istemez. Çoğu zaman da kaderin bu olaydaki hissesini ihmal eder. Şahsi olaylarda böyle olduğu gibi toplumsal olaylarda da genelde böyledir. Toplumlar da insanlara benzer çünkü. Bizim toplumumuzda da olduğu gibi bazen çok temel insani haklar bile elde edilemez. Beşer zulmeder bir şekilde. Ama sebeplerin perde arkasında kaderin adaleti ve bir de ‘hak etmek ’ meselesi vardır. Bu nokta genelde göz ardı edilir.
    Oysa bir şeyi hak etmeyene Cenab-ı Hak O’nu nasip etmez. Bu noktada günümüzde özellikle dini özgürlüklerin elde edilememesinde işin bu ciheti üzerinde daha çok düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. Yani biz toplum olarak özgürlükleri ne kadar hak ediyoruz?
    Yakın zamanda Maide Suresi’nin mealini okurken bu soru geldi aklima. Hz. Musa, İsrailogulları’nı Firavun’un esaretinden kurtardıktan sonra mukaddes toprakları yani Arz-ı Mukaddes’i fethetmek üzere yola çıkar. Arz-ı Mukaddes karşılarındadır artık. Ancak İsrailoğulları korkaklık gösterirler ve savaşmak istemezler.
    Dediler ki: ‘Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.’1
    Mûsa, ‘Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır’ dedi.2
    Allah şöyle dedi: ‘O halde orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme.’3

    Ve İsrailoğulları 40 yıl boyunca yersiz yurtsuz ve de şaşkın bir vaziyette Tih çölünde dolaşmak zorunda kalir. Zira o nesil Arz-ı Mukaddes’i hak etmemiştir. Ancak onlardan 40 yıl sonra orayı hak eden yeni nesile nasip olur Arz-ı Mukaddes.
    Bediuzzaman, 1. Dünya Savaşı gibi bir musibetin neden başımıza geldiğiyle ilgili bir soruya da sebep olarak siyasi olayları veya dış etkenleri göstermez. İslam âleminin namazda, oruçta zekâtta gösterdiği tembelliği yani kaderi cihetteki sebepleri nazara verir. Bu musibetin sebebini ‘Zira yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı.’4 şeklinde ifade eder.
    Yine Bediüzzaman ‘Bir millet cehaletiyle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.’5 der. Tarihi geçmişimize de baktığımızda henüz hakkını arayabilen bir millet olmadığımızı görürüz. Mesela yakın tarihte 27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde yüzbinler Menderes’i meydanlarda karşılarken, darbe olduğunda hiçkimsenin sesi çıkmaz. Halk korkmakta ve hakkini aramayi bilmemektedir çünkü. O kadar ki Menderes idam edildiğinde bile kimseden itiraz gelmez. Demirel’e 12 Mart müdahalesine niçin karşı çıkmadığı sorulduğunda, ‘Karşı çıksaydım arkamdan gelecek halk mı vardı?’ diye cevap verdiği söylenir. Yakın tarihimizdeki bu olaylardan, demokrasiyi ve özgürlükleri ne oranda hak ettiğimiz bir kez daha ortaya çıkar.
    Bediüzzaman ‘Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam…’6 demişti. Ve hürriyetini korumak adına birçok sıkıntılar çekmiş, çok büyük maddi imkânları da reddetmişti. Bugün dindar kesimin elinde geçmişe oranla hayal edemeyeceği ölçüde maddi imkânlar var. Ama ne ilginçtir ki, bu maddi imkânları korumak adına hürriyetler feda edilebiliyor, olmadık tavizler kolayca verilebiliyor. O maddi imkânlar, bizi hürriyetimizi elde etmemizden alıkoyan prangalara dönüşmüş sanki. Ortada çok tuhaf ve ironik bir durum var aslında. Dine hizmet adına elde edilen maddi imkânları korumak için, dini değerlerden vazgeçiliyor, önemli ölçüde tavizler veriliyor. Amaç ve araç yer değiştirmiş adeta…
    Günümüzde bir taraftan şahsi hayatımızda ekonomiyi herşeyden öncelikli meselemiz olarak görüp, diğer taraftan iktidardan hak ve özgürlükleri talep etmek de bence samimi olmadığı için netice vermiyor. Zira Peygamber Efendimiz (SAV) ‘nasıl yaşarsanız öyle idare edilirsiniz’ diye buyuruyor. Dolayısıyla ekonomi öncelikli yaşayan bir milletin ekonomiyi önceleyen, hak ve özgürlükleri arka plana atan bir iktidar tarafindan yönetilmesi de bence çok normal bir durum. Aksi olsaydı anormal olurdu diye düşünüyorum. Zira hak
    etmediğimiz halde bazı şeyleri elde etsek bile o şeyler bizde kalıcı olmazdı. Kısa bir süre sonra yine elimizden çıkardı.

    ‘Hürriyet önemlidir, zira onun için emek harcamak gerekir’ der Cemil Meriç. Uğruna emek harcanmadan, başkasının lütfetmesiyle de elde edilemez hürriyet. Mesela dini noktadaki hürriyetler için Avrupa Birliği’ni tek çözüm olarak görenler, Avrupa Birliği’nin bu husustaki ihlallere karşı gözünü yumması ve pek de umursamaması karşısında eminim hayal kırıklığına ugramışlardır. Oysa bu da kaderin bir işaretidir bence. Yani ‘haklarınızı ancak kendi mücadelenizle ve hak ederseniz alırsınız, hiç uğraşmadan, çile cekmeden, baskasının gelip hazır bir şekilde haklarınızı size teslim etmesini beklemeyin’ manası vardır sanki bu olayların arka planında.
    Bütün bunları ‘toplumdan ümidi keselim’, ‘biz adam olmayız’ manasında söylemiyorum kesinlikle. Ama çözümü bulmak için problemin kaynağını iyi tespit etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Çözüm bence herkesin kendi hayatını, özellikle de doğru islamiyeti ve islamiyete layik doğruluğu hayatına ne kadar yansıttığını gözden geçirmesinde yatıyor. Zaten, Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmuyor mu: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.”7
    Bediüzzaman’ın sistemi degil de fertlerin ahlakını kurtarmayı hedef alan hizmet metodu bu noktada cok manidardır. Haklarımızı elde etmeyi siyasi çözümlerde aramak bence zaman kaybından başka birşey değildir. Bizlerin gerçekten aynada kendimizle yüzleşmemiz ve şu soruya cevap bulmamız gerekiyor: Biz neyi ne kadar hak ediyoruz?
    1. Maide Suresi, 24
    2. Maide Suresi, 25
    3. Maide Suresi, 26
    4. Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 63
    5. Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 28
    6. Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 408
    7. Maide Suresi, 105

    Hasan YÜKSELTEN



    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"

    Örtü ve örtünmek...

     

     

    Hiç kuşkusuz bu Kur'an insanları en doğru yola iletir ve iyi ameller işleyen mü'minlere, kendilerini büyük bir ödülün beklediği müjdesini verir.

     

    (İsra Sûresi:9)



    İslam’ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı? Örtünmenin gayesi nedir? Takva elbisesi ne demektir? Bu zamanda tesettür olur mu?

    Örtünme yaratılışın gereğidir

    Örtünme, insanı zinaya götüren yolları kesen en önemli etkenlerden birisidir. Örtünme fıtridir, yaratılışın gereğidir. Bakınız Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi mealen nasıl izah ediyor:

    Örtünme, kadınlar için gayet tabiidir ve fıtratları bunu gerektirir. Çünkü kadınların kendilerini sevdirmeye, nefret ettirmemeye ve aşağılanmaya maruz kalmamaya karşı tabii bir meyilleri vardır. Sonra kadınların % 60-70’i ihtiyarlık ve çirkinlik gibi sebeplerden dolayı kendisini herkese göstermek istemez. Veya kıskançlık sebebi ile kendinden daha güzellere nispetle çirkin düşmemek ister. Tecavüz ve suçlamalardan korktuğundan, saldırıya maruz kalmamak ve kocası nazarında hainlikle suçlanmamak için fıtraten örtünmek isterler.

    Malumdur ki, insan sevmediği kimselerin bakışından sıkılır, rahatsız olur. Hem ahlaken bozulmamış güzel bir kadın nazik ve hadiselerden çabucak etkilendiğinden bakışlardan elbette sıkılır, hatta bu dikkatli bakışlardan “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp rahatsız ediyorlar” diye şikâyette bulunan pek çok hanım vardır.

    Demek ki, medeniyetin örtünmeye karşı çıkması, bir manada kadınlık âlemine ait tabii ve fıtri kanunlara karşı çıkmasıdır. Halbuki Kur’an örtünmeyi emretmekle birer şefkat âbidesi, sonsuz ve kıymetli bir hayat arkadaşı olabilecek kadınları küçük düşürmekten, aşağılanmaktan, esirlik ve sefillikten kurtarıyor.

    Hem kadınlarda yabancı erkeklere karşı fıtraten bir çekingenlik vardır. Çekingenlik ise örtünmeyi gerektiriyor. Ayrıca kadının tabiatı örtünme ile yabancı erkeklerin şehevi arzularını açmamayı ve tecavüze meydan vermemeyi emreder. Bu gibi kötü düşüncelere dur diyecek aşırılıklara set çekecek olan şey, kadının kalesi hükmündeki tesettürüdür.

    Günümüzde kadının içinde bulunduğu içler acısı durum, gençlerimizin içine düşmüş olduğu ahlaki bunalım ve bu durumun meydana getirmiş olduğu pek fena yan tesirler, tesettür aleyhinde olanların, örtünme emrine “esirliktir” diyenlerin yüzüne karşı şamar gibi iniyor.

    Kadın ve erkek arasındaki gayet şiddetli olan muhabbet ve alaka sadece dünyaya ait bir ihtiyaçtan dolayı kaynaklanmaz. Bir kadın kocasına yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Ebedi hayatta da kadın yine kocasına ebedi bir hayat arkadaşı olacaktır.

    Öyleyse kadının ileride kendisine ebedi bir arkadaş olarak kalmaya devam edecek kocasından başkasına ilgi, alaka ve samimiyet duymaması, kocasından başkasının bakışlarını kendi güzelliğine çekmemesi, kocasını bu hususta darıltmaması ve kıskandırmaması gerekmektedir.

    Çünkü mü’min bir kocanın, kendisinde bulunan iman sebebi ile hanımıyla olan alakası yalnız dünya hayatına ve güzellik vaktine mahsus değil ve geçici bir sevgi de değildir. Bu alaka kadının ahirette kocasına ebedi bir hayat arkadaşı olması yönü ile esaslı ve ciddi bir sevgi, bir hürmetle alakalıdır. Hem yalnız gençlik ve güzellik vaktinde değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik zamanında dahi o ciddi sevgi ve hürmeti taşır. Elbette buna karşılık kadının da kendi güzelliklerini kocasının nazarına has kılması ve sevgisini sadece ona göstermesi insanlık gereğidir.

    Bir ailenin mutluluğu bey ve hanımın birbirine emniyet duyması, samimi bir hürmet ve sevgi göstermesi ile meydana gelir. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık ise bu emniyeti bozar, karşılıklı hürmet ve sevgiyi de kırar.

    Neslin çoğalması herkesçe istenen bir şeydir. Hiçbir millet ve idare bunun aksini savunmamıştır. Peygamber Efendimiz, “Evlenin, çoğalın. Ben kıyamette sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim” (İbn Mace, Nikâh 1) buyurmuştur. Halbuki açık saçıklık evlenmeyi çoğaltmıyor, azaltıyor. (Bugün için bazı Avrupa ülkelerinde evlenme primleri verilerek evlilik müessesesinin diriltilmesine çalışıldığı bir gerçektir.)

    Üstelik memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilemez. Çünkü Avrupa ülkeleri soğuk tabiatlı yerlerdir. Asya âlem-i İslam kıtası ise ona nispeten sıcak memleketlerdir. Bilindiği gibi çevrenin insan ahlakı üzerinde tesiri vardır. Hassas ve alıngan mizaçlı olan sıcak ülke insanlarının şehevi hislerini de devamlı tahrik edecek olan açık saçıklık elbette pek çok suiistimale, israflara ve neslin zayıflığına sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde olabilecek fıtri ihtiyaca karşılık her birkaç günde kendini israfa mecbur zanneder. O zaman her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebeti ile kadına yaklaşmamaya mecbur olduğundan nefsine mağlup ise fuhşiyata da meyleder. (Lem’alar, 24. Lem’a, s. 318-323)

    İslam’ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı?

    İslam’da şekil itibariyle sabit bir kıyafet tarzı olduğu söylenemez. Ne Peygamber Efendimiz, ne de Sahabe-i Kiram için hususi bir kıyafet şekli yoktur. Zaten İslamiyet gibi bütün insanlığı kuşatan evrensel bir dini bağlayıcı kıyafetler içinde değerlendirmek onun evrenselliğine terstir. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatı boyunca giyim kuşamına bakınca tek tip bir kıyafetle karşılaşmayız. Allah Resulü, bazen peştamal, bazen urba, bazen güzel bir entari giyerdi.

    Abdullah b. Cabir şöyle demektedir: “Vallahi ay ışığında üzerinde bir entariyle, gömleğiyle Allah Resulü’nü gördüm. Bir kimse üzerindeki giysiyle ancak bu kadar güzel olabilirdi.” Bir başka sahabi ise bir gün Allah Resulü’nün sırtında gördüğü güzel bir gömleği ister. Allah Resulü de çıkarıp kendisine hediye eder.

    Onun hayatında bir kıyafet standardına, böyle bir telkine rastlamak mümkün değildir. Toplumda genelde kabul edilen kıyafet tarzı neyse Allah Resulü aynısını veya bir benzerini giyerdi. Bazen bunu da değiştirerek ve geliştirerek giyerdi. Bugün giyilen siyah cübbelerin Hz. Peygamber’e dayandırılması da doğru değildir. Allah Resulü genelde göz alıcı beyaz giyerdi. Beyaz, kırmızı, bazen de yeşil giydiği olurdu.

    Kostümün şekline ve rengine takılıp kalınmamalıdır. Bunlar tartışma konusu haline getirilerek asla ihtilafa sebebiyet verilmemelidir. İşte ecdadımız Osmanlılar, İslam’ı almış ve onu kültürümüzle kaynaştırmışlardır. Kılık-kıyafeti ile değil, alması gerekenleri almış, Kayı boyu kendi ülkesinde ne giyiniyorsa onu da devam ettirmiş ve zamanla geliştirmiştir. Pişdonları ve cepkenleriyle ihtişam dönemlerimize ait kıyafetimizle, deriden yapılmış kostümlerimizle de uzun zaman Avrupa’da örnek alınmıştır.

    Örtünme Allah’ın emridir

    Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teala, Nur Suresi’nin 30-31. ayet-i kerimeleriyle İslam’dan önceki bu âdeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadınların –kendiliğinden görünen hariç– ziynetlerini, ziynet yerlerini açmamalarını ve başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.

    Hz. Aişe, “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Yüce Allah, ‘Mü’min kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örttüler” (Buhari, Tefsir-u Süreti’n-Nur 13; Ebu Davud, Libas 33) der.

    Bu ayet-i kerime nazil olunca, ensar ve muhacir kadınların, eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örtmeye acele etmeleri, Hz. Aişe’nın ablası Hz. Esma’nın, ince bir elbise ile Hz. Peygamber’in huzuruna çıktığı zaman, Efendimizin, “Ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını” (Ebu Davud Libas, 32) bildirmesi kadınların yukarıda sayılan ziynet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına işaret etmektedir.

    Yine Hz. Peygamber’in, bileklerinin dört parmak yukarısını işaret ederek “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, ergenlik çağına gelince yüzü ve şuraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açması caiz değildir” (Ebu Davud, Libas 33) buyurması, söz konusu ayetteki emirlerin bağlayıcı olduğuna delildir.

    Burada bir de Allah Resulü’nün “Kâsiyâtün âriyâtün” ifadesiyle anlattığı “örtülü açıklar” üzerinde bir iki cümleyle duralım. Bir hanımın giyinip örtünmesinden maksat, bedenindeki cazibesini gizlemesi, bakanları tahrik etmemesidir. Efendimizin bu ifadelerinden anlaşıldığına göre giyilen şey içini göstermeyecek şekilde kalın olmalı, aynı zamanda vücudun hatlarını da belli etmemeli.

    Örtünmenin gayesi nedir?

    Dinimizin emrettiği örtünmeden maksat, kadının ziynetini ve ziynet yerlerini eşi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabancı erkekler tarafından görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçın, ten renginin veya ziynetlerin görünmesine engel olacak kalınlıkta, vücut hatlarını göstermeyecek nitelikte olması gerekir. Bu konuda, yukarıda meali zikredilen hadis-i şerifler dışında, daha pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır. (Müslim, Libas 34, Cennet 13; Müsned, 2/356)

    Ahzap Suresi’nin 60. ayetinde de “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar” buyurulmaktadır.

    Bu ayette Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafetiyle sokağa çıkmamaları emredilmektedir. Nur Suresi’nin 60. ayetinde ise, yaşlanmış kadınların, 31. ayette örtülmesi emredilen ziynet ve ziynet yerlerini örtmek kaydı ile (manto, pardösü, çarşaf gibi) dış elbiselerini üstlerine almadan dışarı çıkabilecekleri belirtilerek şöyle buyrulmaktadır:

    “Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini, (yabancı erkeklere) göstermeksizin, dış elbiselerini çıkarmalarında, kendilerine bir vebal yoktur. Yine de dış elbiseli olmaları, kendileri için hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.”

    Sonuç olarak, kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri, başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, kitap, sünnet ve İslam âlimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dinî bir vecibedir.

    “En güzel elbise, takva elbisesidir”

    Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ey Âdem’in evlatları! Bakın size edep yerlerinizi örteceğiniz giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik. Fakat unutmayın ki en güzel elbise, takva elbisesidir. İşte bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Olur ki insanlar düşünür de ders alırlar.” (Araf, 7/26)

    Elbiseden de önemli olan, takva duygusu ve hayâ hissidir. Örtülmesi gereken yerleri örtmek, namusu korumanın ilk şartıdır. Allah’ın hikmeti, diğer pek çok canlı varlığın yapısına, hayâ ve örtünme duygusu koymayıp sağlam, güzel ve doğal bir elbise vermiştir.

    Sadece hayâ duygusu verdiği insanı çıplak yaratmıştır. Böylece insan, hem örtünme emrini tutmanın sevabına ermekte, hem de dünyadaki halifelik görevini ispatlamaktadır. Çünkü bütün yeryüzüne yayılan hayvan ve bitkilerden ve diğer maddelerden elde ettiği giyecekleri yapıp giymekle, bütün yaratıklar üzerindeki tasarruf ve yönetme gücünü, halifeliğinin tezahürlerinden birini göstermektedir.

    Örtünme bütün varlıklar içinde yalnızca insana mahsus bir özelliktir. Çıplaklık, insanlığın her döneminde, vicdan ve sağduyu tarafından daima hayâsızlık ve arsızlık olarak nitelendirilmiştir.

    Dinimizin örtünme emri, insanın ruh sağlığını, fıtri (yaratılıştan olan) yapı ve onurunu, toplumun genel ahlakını koruma, insanlar ve cinsler arası ilişkilerde dengeyi gözetme, ayrıca insanın haysiyetine yaraşır bir cinsi hayat ve aile hayatı kurma gibi amaçlara yöneliktir. Örtünme çizgilerinin kadın ile erkek için farklı hükümlere bağlı olması, bu iki cinsin yaratılışlarındaki farklı özellikler gözetilerek yapılmış bir ayırımdır.

    Peki başörtüsü takmayan iffetsiz midir? Şüphesiz başını örtmeyen kadınlarımıza iffetsiz demek mümkün değildir. Ayrıca her başını örten kadına da iffetli demek isabetli olmayabilir. Başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında namuslu ve iffetli olanlar bulunduğu gibi, namus ve iffetten yoksun olanlar da bulunabilir.

    Ancak meseleye İslam ahlakı ve ahkâmı açısından bakarsak, hüküm bir ölçüde değişmektedir. İslam, kadın ve erkeğin vücudunda bazı yerlerin avret olduğunu, bunların yabancılara (namahrem olanlara) gösterilmemesi gerektiğini bildirmiş, insanların gözleri ve elleri ile de zina yapabileceklerine işaret etmiştir. (Buhari, İstizan 12; Müslim, Kader 20)

    Toplum içinde kadının ve erkeğin avret yerlerine şehvetle bakacak insanlar her zaman ve her yerde bulunabileceğine göre, bunu bilen bir Müslüman’ın avret yerlerini açarak dışarı çıkması, İslami namus ve iffet kavramını zedeleyen bir davranış olmaktadır. Başörtüsü de kadının avret yerlerinden olan başını ve boynunu kapatan bir örtü olduğuna göre mesele bu şekilde değerlendirilmelidir. (Hayrettin Karaman)

    Bu zamanda tesettür olur mu?

    Zannediyorum bu soru değişik mekânlarda sizin de kulağınıza gelmiştir. Bir belediye otobüsü içindeydim. Tam önümde iki yaşlı insan oturuyordu. Aralarında konuşuyorlardı. Bu sırada otobüse iki başörtülü genç kız bindi. Yer olmadığı için ön tarafta ayakta dikiliyordu. Önümde oturan yaşlı hanım, yanındaki kişiye koluyla dürterek “Şunları görüyor musun?” dedi. Kadın, “Evet, görüyorum ve çok üzülüyorum. Yazık bu gençlere... Hadi eskiden başımızı örtüyorduk. Ama şimdi modern çağdayız. Hiç bu asırda böyle kılık kıyafet olur mu? Bu çağ dışılıkla bir adım ileri gidemeyiz” diye cevap verdi.

    Maalesef ülkemizde böyle düşünen insanlar da var. Öncelikle şunu ifade edelim ki tesettürün, zamanla hiçbir alakası yoktur. İnsan farklı ve acayip kılık-kıyafete girebilir, ama kafası çalışabilir. Mesela Almanya’da bir dönemde kadın-erkek herkes başlarına kalpak giyiyorlardı. Başına kalpak giyen Alman aptallaşmamış, sanayisi ve tekniğiyle üstün gelmiştir. Düne kadar Avrupa başını kapatıyordu. Onların başlarını kapatmaları, gelişmelerine mani olmamıştır. Bu meselenin devirle hiç ilgisi yoktur.

    Bu meseleyi medeniyetle telif etmek de mümkün değil. “Medeni insan açık gezer” sözü çok anlamsız. Medeniyet, eski devirlere nispeten onlardan, onların tarz-ı hayatından uzak olmak ise, vahşet devri, açıklık saçıklık olarak İslam’ın gelmesiyle terk edilmiştir. İslam gelmiş, tesettürü emretmiştir. Tesettür, cazip hale getirilmiş, mükemmelleştirilmiş, olgunlaştırılmış ve kadının sevdiği bir kıyafet haline getirilmiştir.

    Dolayısıyla medeniyet, çok eski devirlere ait şeyleri yaşamamak ise, bugünkü çırılçıplaklık, İslam’dan evvel Cahiliye devrinde yaşanan şeylerdi. Çırılçıplak, açık saçık dolaşmak şayet medeniyet ise, ormanlarda yamyamlar, tamtamlar göğüslerini de açarak gezmektedirler.

    Kadının kılık kıyafetine şiddetle reaksiyon gösterenler neyi savunuyorlar? Niçin bu konuda ısrar ediyorlar? Bunu anlamak mümkün değil. Zannediyoruz ki bu düşünce sahipleri, başkaları hakkında bir hüküm olarak savurdukları yobazlık içinde kendileri bocalamaktadırlar. Yobazlık, delilsiz, mesnetsiz bir kısım iddialara kalkışmak demektir. Mü’minin iddia ettiği şeylerde, delili çok kuvvetlidir.

    (Bkz. Gençliğin Cinsellik İmtihanı, M. Ali Seyhan, NESİL YAYINLARI)


     

     

    Ölüm gözyaşlarının suladığı hakikat.

    Ölüm dört başı mamur bir  rahvan at.

     

    Gelince gece vakti ötelerden bir çağrı.

    Çare etmez kara eller ile tutmak bağrı

     

    Örülse iştiyak ile yıllar yılı bir ulu sur

    Ne mümkün ona diyebilecek gelme-dur 

    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"

    May 16

    MUTSUZ EV HANIMLARI...

     
    Aylin Hanım 30 yaşında, üniversite mezunu. Bir muhasebe bürosunda çalışıyor. İki çocuk annesi. 1997’de Arif Bey’le tanışır. Henüz üniversite öğrencisiyken evlenmeye karar verirler. Aylin Hanım, okulunu bitirdikten sonra ilk çocuğu Eren’i, bir yıl sonra da ikinci oğlu Emre’yi dünyaya getirir. O dönemde maddî manevî sıkıntılar çeken genç çift, zaman zaman ‘ayrılma kararı’ alsalar da çocukları için bu ‘mutsuz’ birlikteliği sürdürürler. Oğulları biraz büyüyünce Aylin Hanım çalışmaya başlar. Böylece ailenin geçim sıkıntısı biter. Fakat geçen zaman ‘yorgun çift’in ilişkisini daha da yıpratır. Arif Bey’in ilgisizliği yüzünden Aylin Hanım kendini çok yalnız hisseder. Gazete eklerinden birinde okuduğu haberle ‘kendince’ bu yalnızlığına bir çözüm bulur. Şüphesiz bunun zamanla daha büyük sıkıntılara sebep olacağını bilmeden…

    Aylin Hanım, bir psikolog desteği alıyor bugün. Kendi iradesiyle bir türlü bırakamadığı “chat” hastalığını yenebilmek için… Yıllar önce çocukları için ayrılmadığı eşinden uzaklaşıyor, evli kalmak istemiyor çünkü. Üstelik sanal arkadaşlıklara müptela olmak sosyal ilişkilerini de olumsuz etkiliyor. Bilgisayar başında tükettiği saatler onun uykusuz kalmasına, çocuklarıyla yeterince ilgilenememesine, iş hayatında dikkat dağınıklığı yaşamasına sebep oluyor. Hasılı, Aylin Hanım bu kötü alışkanlığının bedelini ağır ödüyor.

    ONUNKİ ÇOK MASUM BAŞLAMIŞTI

    Aylin Hanım, kadınlar arasında hızla yayılan internette sohbet (chat) hastalığının ne ilk ne de son kahramanı. Her geçen gün artan boşanma oranları da hastalığın hızla yayıldığının bir habercisi. Zeliha Hanım’ın chat hastalığı ise çok masumane başlıyor. 13 yıllık eşine ve iki kızına hep daha iyiyi sunmayı kendine görev edinen fedakâr eş, arkadaşlarının tavsiyesiyle orijinal yemek tarifleri için internet sitelerinde gezinmeye başlıyor. Bir gün küçük kızı için değişik pasta tarifleri ararken yan tarafta sürekli yanıp sönen kutucuk ilgisini çekiyor. Bir de ‘Burada kendinizi yalnız hissetmeyeceksiniz’ yazısı… Merak ediyor ve sohbet odasına çeşitli yönlendirmelerle üye olup giriyor. Sonra da hayatı değişiyor yavaş yavaş.

    Peki, neden evli bir hanım sanal dostluklardan medet umar? Bu konuda uzmanların çeşitli görüşleri var. Görüştüğümüz psikolog ve psikiyatrların üzerinde birleştikleri trajik gerçek, sanal âlemden zamanla vazgeçemeyen kadınların yüzde 35-40’ı, geçmiş dönemde eşleri tarafından küçük ya da büyük ihanete uğramış hanımlar. Yaşadıkları hayal kırıklığını unutamadıklarından, sanal âlemde tanımadığı erkeklerle sohbet ederek eşinin yaptıklarına ‘güya’ karşılık veriyor. İlk zamanlar ‘nasıl olsa verdiğim bilgiler yanlış, oradaki ben değilim ki!’ dese de ucundan kıyısından girdiği sanal dairenin içine zamanla dâhil oluyor, çoğu zaman da yaşadığı zaman ve mekândan kendini soyutluyor.

    Aile Terapisti Psikolog Yasemin Uçal, sohbet odaları sebebiyle boşanan çiftlerin sayısının bilinenden beş kat daha fazla olduğu görüşünde. Ona göre, günümüz kadınları manevi anlamda kendini ihmal ediyor. İçlerinde büyük boşluklarla yaşıyor. Eğer bir kadın eğitim seviyesi, bilgi ve birikim noktasında kendini ifade etmekte yetersiz kalıyorsa, sanal âlemde seviyesine uygun birilerini rahatça buluyor. Bir de hızlı hayat tarzı insanların sıkıntılarını artırıyor, artık kimse kimsenin sorunlarını dinlemek istemiyor. Biri derdini anlatmak için ağzını açsa karşı taraf ondan çok konuşup dertleri sıralamaya başlıyor. Oysa sanal dünyada bireyler kendilerini dinleyebilecek birilerini muhakkak buluyor. Çünkü sohbet odalarına girenler konuşmak, dinlemek ve dertleşmek için oradalar.

    “Bazı insanlar alışkanlık geliştirmeye yatkındır. Yüz kişi internetle haşir neşir olur; ama 10’u alışkanlık geliştirir.” diyor, Sema Hastanesi’nden Psikiyatr Prof. Dr. Hamdi Tutkun. “Mutsuz insanlar chat yapar.” kanaatine katılmayan ve bunun bir kişilik tarzı olduğunu belirten Prof. Tutkun’a göre insanlar her zaman paraya ihtiyacı olduğu için değil, kişilik özellikleri sebebiyle de at yarışı, kumar oynar. Chat de bunun gibi. Ahlâkî değerleri hafife almakla bağlantılı yani… “Kişi yalnız değildir, mutludur da. Ama aile bağlarına, eş sadakatine inanmayan ya da bunu hafife alanlar için bu davranışın olumsuz bir tarafı yoktur.” diyor. Aylin Hanım ise Hamdi Bey’e katılmıyor. Kendisinin mutsuz olduğunu, eşiyle olan sıkıntılarının onu sanal âleme ittiğini iddia ederek, yaşadıklarından eşini de sorumlu tutuyor.

    “ARTIK HAKİMLER CHAT KONUŞMALARINI DİKKATE ALIYOR”

    Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün istatistik verilerine göre Türkiye’de 1990’da 25 bin 712 olan boşanma sayısı 15 yıl sonra 88 bin 736 olmuş. Yani yüzde 245 oranında bir artış söz konusu. Peki, chat sebebiyle boşananların oranı ne? Türkiye’de bu konuda tutulmuş bir istatistik yok maalesef. Avukat Halim Yılmaz, önceden mahkemelerde chat yazışmalarının delil olarak kullanılamadığını, fakat günümüzde bu sebeple boşanmak isteyenlerin oranı artınca hâkimlerin artık sanal konuşmaları dikkate almak zorunda kaldığını söylüyor. Mahkeme açısından yazışmaların en az 6 ay, hemen her gün yapılmış olması önemli. Yılmaz, evlilik soyut olsa da nikâhla birlikte evliliğin sadakat, sorumluluk, geçim, cinsellik gibi somut temellerinin olduğunu ve bu temellerden bir ya da birkaçına zarar gelmesinin boşanma gerekçesi olabileceğini belirtiyor.

    Kadın-erkek arasında geçen sanal konuşmalarda bir kadının ancak eşine söyleyebileceği sevgi ve bağlılık cümleleri, sadakatsizliğe varacak ifadeler, tahrik unsuru oluşturacak görüntü ya da söylemler davalarda kullanılan materyallere örnek gösteriliyor. Avukat Halim Bey, karşılaştığı vakalardan yola çıkarak evli kadın ve erkekler arasında sanal sohbetin çok yaygın olduğunu söylüyor: “Taraflardan biri sanal âlemin müptelası olduysa; eşini, çocuğunu ihmal ediyor, evliliğin gereklerini yerine getiremiyor. Ondan sonra da mutsuzluk, huzursuzluk, geçimsizlik başlıyor. Sanal dünyaya açılan bir kapı evlilik hayatını altüst etmeye yetiyor. Özellikle bu tarz sebeplerle boşanmak isteyenlere mahkeme (çiftin isteğine bağlı olarak) psikologlarla görüşmeyi tavsiye ediyor. Eğer terapilerden sonra çift hâlâ ayrılmak istiyorsa o zaman boşanma kararı veriliyor.”

    İKİ ÇOCUK ANNESİ SANAL ÂLEMDEN VAZGEÇMEDİ, EŞİNDEN BOŞANDI

    Psikolog Yasemin Uçal’a göre, sanal alemle bağlarını koparmak maksadıyla terapi desteği alanların yarısında tedavi sonuç vermediği için çiftler boşanıyor. Evliliğe devam edenlerde ise erkekler çok zor durumda kalıyor. Görünmeyen biriyle âdeta savaşıyor, düşmanlık yapıyor, mutsuz oluyor, cinsel hayatları olumsuz etkileniyor. “Yakın zamanda terapilere gelen bir hanım, 3 ve 5 yaşında iki çocuğu olmasına rağmen, sanal âlemden kopamadı ve eşini artık sevmediğini, istemediğini söyleyerek boşanmaya karar verdi.” diyor. Oysa sanal dünya saplantısından kısa sürede kurtulan Zeliha Hanım, eşinden boşanmayı hiçbir zaman düşünmemiş. Kurduğu sanal dostlukların ona bir yarar sağlamadığını zaman içinde anlamış. Ama doğru olmadığını bile bile evde her yalnız kaldığında gözü bilgisayara takılmış. Bir ay kadar kendi iradesiyle bu sorunu aşmaya çalışmış. Bakmış olmuyor, bir arkadaşının önerisi üzerine psikologdan yardım almaya karar vermiş.

    Zeliha Hanım terapilerde ilerleme kaydedince seanslara eşi Ahmet Bey de katılmış. Şimdi bilgisayar bile görmek istemediğini söyleyen Bursalı Zeliha Hanım, eşiyle yaşadığı sorunları şöyle anlatıyor: “İlk zamanlar önüme gelen herkesle konuşuyordum; ama hiçbir zaman gerçek kimliğimi vermedim, korktum. Zamanla belli bir arkadaş grubum oldu. İçlerinde erkekler de vardı. Yazılarla konuşmak, kelimelerin ardındaki insanlara sevgi duymak bana esrarengiz gelmişti. Eşim işe, çocuklar da okula gider gitmez bilgisayarın başına oturup neredeyse akşama kadar kalkmıyordum. Eve gelen giden olursa bilgisayarı kapatıyordum ancak. Akşamları girmezdim ama aklım hep orada kalırdı.”

    Zeliha Hanım’daki değişimi fark eden Ahmet Bey, sorunun nereden kaynaklandığını anlamaya çalışır ilk önce. Karşısına çıkan tablo onu hem şaşırtır hem de üzer. Zaten eşinin yardım almak istemesi de bu üzüntüden sonra başlar. Ahmet Bey’in yaşadığı güven sorunu terapiler sayesinde aşılır. Ayrıca ayrıldıklarında arkalarında kalacak kızları, Zeliha Hanım’ın pişmanlığı ve bilmeden böyle bir yanlışa yelken açması da çiftin beraberliklerini kurtarmalarında etkili olur.

    İnternet kullanımının artmasıyla başlayan bu tür problemler hakkında değerlendirme yaparken, Prof. Hamdi Tutkun önemli bir noktaya da temas ediyor: “Her kullanıcıyı ‘zararlı’ görmek doğru değil. Fakat evde işler yolunda gitmiyor, eşler arasında huzursuzluk ve tahammülsüzlük varsa, çiftlerden birinde depresyon hâli gözlemleniyorsa, kadın geçmişte aldatılmışsa, aile reisi ara ara ufak kaçamaklar yapıyor, eşi de bunları hissediyorsa bu şartlar altında bir anda bilgisayara sarılan hanımların davranışlarını gözlemlemekte fayda var. Sebep ve sonuç ilişkisi her zaman önemlidir.”

    Kendini kısa sürede sanal âlemin merkezinde bulan Aylin Hanım, genelde erkeklerle konuşmayı tercih eder sohbet odalarında. Yıllardır onu anlayamayan eşinden bıkıp usanmıştır çünkü. “Nasıl olsa gerçek değil.” düşüncesi onu rahatlatmış ve “eşimi aldatıyorum” diye düşünmemiş hiç. Zamanla dostluk adı altında kurulan diyaloglar yön değiştirmiş. Hem karşı taraf hem de onun açısından. Zaten pamuk ipliğine bağlı, çocuklarının hatırıyla ayakta durmaya çalışan evlilikleri biraz daha yara almaya başlamış. “Kocamla tartıştığımızda ev ortamını germezdik. Yaşadığım tüm gelgitler evin huzurunu kaçırmaya yetti. Küçük kızım aramızda geçenlerden psikolojik olarak etkilendi. Yemek yiyemiyor, sürekli istifra ediyordu. O zaman anladım nasıl bir çukura düştüğümü, sevdiklerimi de oraya sürüklediğimi…” sözleriyle anlatıyor duyduğu pişmanlığı. “Hiç kimse ‘gerçek kimliğimi vermiyorum’ diyerek vicdanını rahatlatmasın. Zaman içinde gerçek kimliğinizi verecek duruma geliyorsunuz. Yalancı dünyada kurulan tüm dostluklar zararlı arkadaşlıklara dönüşmeye mahkûm.” sözleriyle de bu hastalığa karşı herkesi uyarıyor.

    KADINLAR FITRAT KODLARINI UNUTMAMALI

    Peki, sanal yolculuğa çıkmış biri nasıl geri dönebilir? Yasemin Uçal’a göre, kadınlar acilen kimlikleriyle barışmalı, önce kadın sonra anne ve eş olduklarını unutmamalı. Çünkü günümüz hanımlarının çoğu, fıtrat kodlarını bozdukları için ellerindekilerle mutlu olmayı başaramıyor, eş olmanın, anne olmanın ulviliğini kavrayamıyor, mevcut hâlinden sıkılıp yeni arayışlar içine giriyor. Kadınların kendilerini bilgi, kültür, ahlâk, psikoloji yönlerinden ve sosyal anlamda geliştirmeleri gerektiğine değinerek, “Bir kadın maddi ve manevi yönden gelişimini ömrünce noktalamamalı. Eğer noktaladıysa hemen harekete geçmeli. Mesela kitap okumalı, dinî hassasiyetlerine, mahremiyet duygusuna önem verip bunlara sahip çıkmalı, fıtrat kodunu öğrenip onlar doğrultusunda hareket etmeli.” diyor.

    Psikiyatr Hamdi Tutkun, bu tür rahatsızlıkların aile içine sızmadan halledilmesinden yana. Çünkü eşler arasında güven sorunu çıkabilir. “Tedaviden çok tedbirler önemlidir” diyen Tutkun’un yaptığı tavsiyeler şöyle: “Kişi kendi iradesiyle savaşmamalı. İnsan iradesi zayıftır. Önce evden bilgisayar çıkarılmalı. Eşler aynı evde birbirinden bağımsız uzun süre vakit geçirmemeli. Evde bilgisayar varsa çiftler farklı giriş şifreleri kullanmamalı, her şey şeffaf olmalı. Eğer biri cep telefonunun karıştırılmasından hoşlanmıyorsa bu tarz şeylere meyli var demektir. Yaşananlar dar dairede kalmalı. Bilen çok olursa affetme de zor olur. Chat müptelası olan hanımların yüzde 40’ının kocasına ‘Aynıyla karşılık verme’ niyetiyle sanal âleme dâhil olduklarını da unutmamalı. Erkekler de davranışlarını kontrol altına alıp hanımlarına bu tarz yanlışlar yapmamalı.”



    CHAT YAPMANIN DİNEN HÜKMÜ NEDİR?

    Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden İslam Hukuku Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Eskicioğlu’nun konuyla ilgili görüşleri şöyle: “İradeli her hareket dindir. İradeyle yapılmış her davranışın hesabı verilecektir. Hanefi fakihi Serahsi, bir kadınla erkeğin edep dairesinde karşılıklı oturup konuşmasında bir sakınca görmez. Ben de bunu savunuyorum. Chat belki karşılıklı konuşma değil. Ama internette kadın-erkek karşılıklı sohbet ettiğinde; birinden biri konuşulanlardan etkilenip tahrik olabilir, çünkü zamanla sohbetlerin nereye gideceği belli olmaz, bunun garantisi yoktur. İnsan iradesi zayıftır. Kişi kendini kaptırabilir. Birey ancak nikâhlı eşiyle paylaşabileceği mevzuları sanal ortamda konuşuyorsa psikolojisi, sosyal düzeni bozulur, dinen de kaybedenler arasında olur. Kadın ya da erkek ilgi, sevgi ihtiyacını sanal ortamda karşılıyorsa; eşine karşı bağlılığı her geçen gün azalır ve evlilik biter. İslam dininde aklı, malı, nesli, korumak esastır.”



    İNTERNETTE BAŞLAYAN, KANLA BİTEN BİR AŞK

    Eskici Türkü Bar’da garsonluk yapan Nebil Örgen (23), Burdur’da yaşayan Zeliha Özsarı (20) ile internette bir arkadaşlık sitesinde tanışır. Bir süre sonra birbirlerini görmek isteyen iki sevgiliden Zeliha, Adana’ya Nebil’in yanına gelir. Ailesinin istememesine rağmen genç kızı evinde misafir eden Nebil, bir hafta sonra, barda çalıştığı bir gece dışarı çağrılıp kafasına sıkılan kurşunla yaralanır, kaldırıldığı hastanede 2 gün sonra hayatını kaybeder. Katil zanlısı ile boğuşan bar sahibi Ömer Beyazçiçek, saldırganın elinden cinayette kullandığı silahı almayı başarır; ancak saldırgan kaçar. Gözaltına alınan Zeliha Özsarı, “Nebil, beni Adana’ya davet edip evlenmek istediğini söyledi. Ben de her şeyi bırakıp yanına geldim. Ancak Nebil’in ailesi ilişkimize sıcak bakmadı. Babama Adana’ya geldikten sonra telefon edip yerimi ve Nebil’in ne iş yaptığını söyledim. Olumlu bakıp destek için 500 YTL para gönderdi. Her şeyin yoluna girdiğini düşünmeye başlarken, Nebil’in ölüm haberiyle dünyam başıma yıkıldı,” diye konuşuyor.



    CHAT ARKADAŞINA KAÇAN EVLİ KADINI KOCASI ÖLDÜRDÜ

    Almanya’nın Bergkamen kentinde yaşayan Keçiborlulu Ahmet Karaosman, kendisinden ayrılmak isteyen iki çocuk annesi 16 yıllık eşi Emine Karaosman’ı (36) boğarak öldürür. İnternetteki arkadaşı Uğur Ö. (27), Emine ile altı aydır ‘yasak aşk’ yaşadığını iddia ediyor: “Emine ile internette tanıştık. Önceleri tavla oynuyorduk. Daha sonra görüntülü sohbet başladı. İlk gördüğümde ona âşık olmuştum. O da aynı şekilde beni seviyordu. Evliydi ama kocasından boşanmak istiyordu. İnternette her gece sabaha kadar sohbet ediyorduk. Kocası o sıralar hastanede yatıyordu. Gün geçtikçe birbirimize daha çok bağlanıyorduk. Bir konuşmamızda ‘Yanına gelmeyi çok istiyorum’ dedi. Maddi sorunları olduğu için, arkadaşlarından borç para alarak bir aylığına yanıma geldi. Sonunda benimle olan ilişkisini kocasına anlatmış. ‘Artık bu evliliği bitirelim. Benim sevgilim var’ demiş. Sonra da cinayet gecesi kocası hem ağlamış hem de onu öldürmüş. Ben haberi Emine’nin kızından aldım. ‘Uğur abi, annemi de babamı da sen aldın elimizden’ dedi bana.”



    SEKRETER KIZIN KATİLİ CHAT ARKADAŞI ÇIKTI

    Sinop’ta, Ocak 2006’da öldürülen 22 yaşındaki sekreter Özlem Güney’in katili, chat yaparken tanıştığı vergi memuru Hüseyin Göklerinoğlu (46) çıkar. Sekreterin bilgisayar kayıtlarını inceleyen polis, 1,5 yıl süren takibin ardından cinayet sanığına ulaşır. Sırtından ve boynunun sol kısmından bıçaklanmış hâlde bulunan Özlem’in katiline ulaşabilmek için polis, genç kızın bilgisayar kayıtlarından edindiği bilgilerle, aralarında Göklerinoğlu’nun da bulunduğu şüpheli 8 kişiyi gözaltına alır. Sonra delil yetersizliğinden gözaltına alınanların tümü serbest bırakılır. Ancak polis sabırla araştırmasını sürdürür. Şüphelerin odağındaki Hüseyin Göklerinoğlu’nun telefonunu dinlemeye alır. Cinayetin üzerinden 1,5 yıl geçtiği için, olayın unutulduğunu düşünerek telefonda rahat rahat konuşan vergi memuru, çelişkili ifadeler kullanınca yakayı ele verdi. Sorgulamasında Özlem Güney’i öldürdüğünü şöyle itiraf eder Göklerinoğlu: “Nisan 2000’de internette chat yaparken tanıştık Özlem’le. Bir süre sonra telefonla görüşmeye başladık. Tanışmak için bürosuna gittiğimde tartışmaya başladık. Sinirden deliye döndüm. Sehpa üzerinde bulunan bıçağı vücuduna rastgele sapladım. Bıçağı da rıhtım bölgesinde denize fırlattım.”

    Aksiyon

    İĞNENİN UCUNDAKİ DEV...

    ’Hiç iğnenin deliğinden hayata bakmayı denediniz mi? Ben mi? Denemiştim. Ne mi gördüm ?Koskocaman bir hiç.’’ Elindeki makaleyi okurken aklına takıldı , acaba o denemiş miydi ? Ruhu ve bedeni amansız bir tartışmaya girmişti adeta , bu tartışmanın sonucunda ne galip ne de mağlup taraf vardı , sadece tek bir sonuç var elinde . Evet , o bunu hep yapıyordu. Esasında ne kadar da zordur değil mi iğnenin küçücük deliğinden tüm kainatı görmeyi ve onun güzelliklerini tek bir odak noktasıyla farkedebilmeyi beklemek . Bu öyle bir imkansızlıkdır ki tıpkı dünü geri getirebilmek , yarının ne olacağını tahmin edebilmek gibi.
    Tüm bu düşünceler zihninden hızla akıyordu . Gözlerini açıp kapatmasıyla kendisini birden ağlayarak yerine oturduğu , ailesinden ayrıldığı için suçlu bulduğu otobüs koltuklarından birinde buldu . O otobüsün koltukları nelere şahit olmuşlardı kim bilir ? Kimileri uzun süredir görmediklerine kavuşmak için kimileri sevdiklerinden ayrılmak için ve belki de terk ettiği şehri bir daha görmemek üzere. O koltukların bir dili olsaydı , neler anlatırdı kimbilir ? Şimdi o da hiç bilmediği bir şehre gitmenin korkusuyla , ardında sevdiklerini bırakmanın hüznünü yaşıyordu . Yol kenarındaki o beyaz çizgiler hızla geçtikçe, sanki onun da hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçip gidiyordu. Liseye ilk başladığı günü , annesinin binbir zahmetle yaptığı yemekleri yememek için yaptığı kaprisi, manevi kardeşleriyle yaptığı haylazlıkları , okuldan ilk firarını ve çektiği ilk kopyayı…. Nasıl unutabilirdi ki? Sanki o şehre doğru giden her bir kilometrede onun bu anılarını çalıyordu. Ya ayağım acıdı kim bıraktı bunu ortalığa diye kızıp sinirlendiği televizyon kumandası bile gözünde tütüyordu. Hayat hala onunla savaşmak istiyordu . Ne zaman usanacaktı hayat ? O daha kimilerine göre yolun başında bıkıp usanmıştı ama o …. Hayat , işte o idi onu iğne deliğinden bakmaya zorlayan . Hani vardır ya her şey üstüstüne gelir . Radyoda çalan anne şarkısı . İçinde birşeyler eriyordu , sanki o şarkının sözleri hiç bitmeyecek gibiydi ve adeta suratına tokatlar indiriyordu. ‘’Ne vardı ki dün o televizyonu o kadar çok izledim , annemle zaman geçirseydim ya!!Ne güzel annem dün bu saatler …..’’ İşte bu cümlenin arkası bir türlü gelmez.Kelimeler usulca yerini önce boğazda bir acıya ardından göz yaşlarını bırakır . Yok ağlamayacaktı , ne demişti kahramanı ona ? ‘’Sakın ağlama…! ‘’
    Önce sağa sonra sola ufak bir sallanma ile kendisine geldi. Otobüsün tekeri kocaman bir çukura isabet etti , belkide şoförde ardında bıraktığı evlatlarını düşünüyordu ki dalıp gitmişti.Cılız bir ses onu kendisine getirdi. Başını ses doğru çevirdi. Keşke bakmasaydım diye içinden geçirdi . Rüyasında devler , cadı kazanları gören bir çocuk başını babasının dizlerine koymuş, bir taraftanda babasının baş parmağını sıkıca tutmuş uyuyordu. Babası da çocuğunun rüyasında birşeylerin mücadelesini verdiğini anlamış olmalıydı ki , diğer eliyle çocuğun cılızca çıkan ‘’baba’’ sözünden sonra başını okşamaya başladı. Çocuk gözlerini hafifçe araladı , gülümsedi ve….Aldığı güvenle devin karşısına çıkmaya hazır cesur asker , meydan okumaya geri döndü. Gözlerin birbirine kenetlendiği o saniyeden sonra , uzun şapkalı cadı ya da yeşil yaratık gelse kaç yazar? İşittiği azarı kendisine yediremeyen cezalı bir afacan edasıyla gözlerini havaya kaldırdı.Peki onun kahramanı neredeydi? Y a o siyah şapkalı cadı ya da yeşil dev gelse onu kaçırsa , kör kuyuya atsa … Kahramanı çok uzaklarda nasıl yetişecekti , o odun ateşinde pişmeden önce?
    -Su alır mısınız?
    -Evet, teşekkür ederim
    -Sanırım kötü bir rüya görüyordunuz efendim?
    - Sanırım….
    Muavindi onu bu korkulu rüyasından uyandıran. En son onu kabustan uyandıran kahramanı olmuştu ve o su vermişti hemde geçen hafta tam bugün bu saatte.Ahhh… bu yolculuklar yok mu? Nasıl bir şeytandır insanın acılarını bir tokat gibi suratına vurur.
    Boğazında bir yanma hissetti, etrafta kimse var mı diye bakındı . Kendi kendine söylenerek ranzasından indi . Tam düşmekten korkarken , ayağını masaya çarptı . Saate baktı saat 5 civarıydı . Dışarısı pembe bulutların ardındaki gizli bahçe gibi bembeyazdı.
    -Vay be, zaman ne çabuk geçmiş? Geçen hafta bu saatlerde rüyamda cadılara meydan okurken , mavi pelerinli yan karakter su vermişti de uyanmıştım. Şimdi ise su verecek ne kahramanım ne de yan karakter var..Derin derin nefes aldı seri bir hareketle koskoca şehirde yalnız başına kalabildiği ; evi , yurdu, hayalevi, dünyası kısacası yatağına yattı. Yeni bir günün neler getireceği , hayatından neleri götüreceği düşünceleriyle yatağına biraz daha yüklendi . Acaba değer miydi ki ,bir saat sonrasında yaşama garantisi olmamasına rağmen .Yine zorluyordu, o iğnenin küçücük deliğinden hayata bakmaya ve her şeyi görmeye.
    Kendisini birden bir insan çığının içinde buldu , sürekli gülümsüyordu. Üzerinde mavi , kırmızı ve beyazın oluşturduğu bir pelerin ve mavi bir kep vardı. Herkes ona bu muhteşem üçlünün çok yakıştığını söylüyordu. Başını çevirdi , ne kadarda korkardı başını çevirmeye. Birisi sırtını dönmüş , sağ elinin yüzüne götürüyordu . Merak etti , yanına gitti.
    -‘’Hayatımda sahip olabileceğim en güzel hediye sendin , bugün sen de bana bir hediye ettin prensesim’’
    - Babacığımm!!!!
    -‘’Seninle gurur duyuyorum’’
    Ölüme çare bulunsa bu kadar mutlu olunabilinirdi ancak ve ancak…
    Gülümsüyordu uyandığında, bu bir ilk ,yeni güne gülümseyerek başlaması. Ya dipsiz mağarada devlerin onu odun ateşinde pişirmelerine izin verecek ya da iğneyi o devlerin ellerine batırıp onlardan kurtulacaktı……

    Ben anneme baktım Rabb'imde bana baktı...

    Yazar Hekimoğlu ismail anlatıyor:

    Erzincan’daki evimiz büyük bir avlunun içindeydi. Gece avlu içinde giderken, gaz lambası kullanırdık. Ben de pilli fener aldım. Annem, feneri kullanınca o kadar dua etti ki… Hayatın tadı tuzuydu anamın duaları… Aldığım şey beş kuruşluktu; ama annem çok sevinmişti.

    1939 Erzincan depreminden sonra, anneme psikolojik bir hastalık geldi. çok zor günler geçirdi. Onu bazen sırtlayarak, bazen bisikletime bindirip doktora götürürdüm. Bu yaptığım işlerin bütünü annemi çok mutlu ederdi. Annemin çok duasını aldım. Bu duaların hayatım boyunca bana destek olduğunu hissetmişimdir. Annem bana “Boş keseye el sokmayasın” diye dua ederdi. ömrüm boyunca geçim sıkıntısı çekmedim. şunu demek istiyorum; ben anneme baktım, Rabb’im de bana baktı! Pek çok tecrübelerle görülmüştür ki, anne-babasına hürmet eden, daha güzel bir hayat yaşamıştır. ALLAH her şeyi görüp biliyor. Anne-babasına iyi davranana ALLAH mutlaka lütfeder. O hürmet olmasa, insanlık yerlerde sürünür. Türkiye’de yaşlı, hasta, bakıma muhtaç yüzlerce ana baba var. Bu insanlar sokağa atılsa, milletin hali ne olur?

    Ebeveyne hizmet, insanın rızkını çoğaltır. Bir süre önce ziyaretime birisi geldi. “Ben anama çok iyilik ettim ama zengin olmadım” dedi. Kardeşim burada anlatılmak istenen, geçim zorluğu çekmemektir ki, önemli olan budur. önemli olan, kimseye muhtaç olmayacak kadar malın olmasıdır. En hayırlı mal, yetecek kadar olan maldır. Nice zenginler var ki bir simide hasret. Ana-babaya iyilik edenin ağız tadı olur.

    Bir adam anasına demiş ki, “Ana, sen bana ne verdin, süt verdin. Ben sana kilolarca süt vereyim, ödeşelim!” Annesi ağlamaya başlamış, “Ben sana sadece süt mü verdim?”

    Hasta ana-babaya bakmak zordur, insan yaşlandıkça tenkitleri artar, çocuklaşır, amma hep söylüyoruz, CENNET UCUZ DEğiL! ALLAH’tan sabır dilersek, işimiz kolaylaşır inşALLAH. ömrünü ana-babasına bakarak geçiren kişinin ömrü ne güzel ömür… Bir sahabe, Rasulullah’a “Annem-babam öldükten sonra onlar için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sormuş. Efendimiz de “Evet, onlar için dua ve istiğfar etmek, verdikleri sözü yerine getirmek, dostlarına ikram etmek, yakınları onlar vasıtasıyla olan kimseleri ziyaret etmek, ikramda bulunmaktır.” buyurmuş.

    Evladın ibadeti ana-babaya da sevap kazandırır. Peygamber Efendimiz (sas) konuyu şöyle özetlemiş: “Ana-baba, cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı zayi et, dilersen muhafaza et!”

    (Zaman Gazetesi, 2008)

    Kalp kırmak...

    Doğan CÜCELOĞLU'NUN , Eğitimindeki    katılımcılarla bir konuşmasından
    alıntıdır. 

    Doğan Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?
     
    Bir Katılımcı: Hocam ALLAH'a Şükür bildiğimiz kadarıyla yok.

    Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı
    milyar insanın da başına geleceği garanti  bir şey söyler misiniz?

    Cevap: (neredeyse otomatik olarak çıkar: ÖLÜM

    Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği
    kaçınılmaz olan tek şeydir.

    Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir ama bundan sonra
    başa gelmesi kesin olan tek şey  ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir.

    Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi?

    Katılımcılar: (Burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlarlar)
     
    Cüceloğlu: Öleceğim belli ise , benim ölümcül bir hastalığım olduğuda açıktır...

    Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?

    Katılımcılar: Hayır
     
    Cüceloğlu: Bu saniye içinde olma olasılığı var mı?

    Bir Katılımcı: Evet var.
     
    Cüceloğlu: Ya Yarın ?

    Bir Katılımcı: Evet.

    Cüceloğlu: Ya 30 yıl sonra?

     Bir Katılımcı: Olabilir.
     
    Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ  salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?

    (Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü; genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.)

    Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim  bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? , Var mıdır böyle bir
    garanti?

    Bir Katılımcı: Yoktur Hocam.
     
    Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?

    (Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar) ve Bir Katılımcı:

    Hocam konuyu değiştirsek?
     
    Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence.

     

    Peki, acaba  bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu  bilseydiniz,o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz?

    Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?
     
    Bir Katılımcı: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.
     
    Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza
    yaslanın,gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz?

     

    Aynı  iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı
    konular,tartışma yada gerginlik yaratırmıydı  Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir 'Seni gerçekten çok seviyorum' demeye ne gerek var diye düşünürmüydünüz  Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?

     (Burada bazı katılımcılar ağlıyordur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız  olduğunu şimdi fark etmişlerdir)

    Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz,  kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli,
    hangilerinde 'Şimdi kalbini kırdım, ama  zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim' diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz.  Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
    >


    > *** ÖMER HAYYAM'IN DİZELERİ ***
     
    İNSAN yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
     
    Bunlar için didinmene bir şey denmez.
     
    Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
     
    Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.
     
     
    Ailemiz , Yakınlarımız , Sevdiklerimiz , İş arkadaşlarımız , Komşularımız ve Hayatı paylaştıklarımızla birlikte geçirdiğimiz her anı önemsemek ve asla ama asla kalp kırmamak gerek hiç şüphe yok , Zira Kalp Kırmanın hiç ama hiç Telafisi de yok ...

    Kur-an'ı Rabb'ine arz ediyor gibi oku....

    Hüzün ve Kur'an adeta birbirini tamamlayan iki kelime. Kur'an hüzünle inmiştir. ALLAH Resulü (sallallâhu aleyhi vesellem) bir hadislerinde buna işaretle buyurur ki: "Kur'an-ı Kerim'in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır." Şahsen ben, ruhsuz Kur'an okumanın insanımızı duygusuz hale getireceğine inanıyorum.

    Kur-an'ı anlamak, Kur'an ile dirilmek onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Kur-an'ın sadece ibare ve lafızları ile ilgilenenler sevap kazansalar bile sevaba açık bir topluluk haline gelemezler. Bir başka tabirle Kur-an'ı muhtevasına uygun şekilde anlayıp hayatlarına hayat kılamazlar. Evet, Kur-an'la münasebetimiz açısından asıl mesele kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle ona yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O'nu duyabilmektir. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde ALLAH'ın (celle celâluhu) bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz.

    Kanaatimce bugünkü nesiller arasında Kur'an okuma tam manasıyla bilinmiyor. Onun için bu meselenin çok ciddi olarak ele alınması gerekir. Çünkü Kur'an'ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma, onu içte duyma, mana ve muhtevasına vâkıf olma, derinliklerine nüfuz edebilme kadar önemlidir. Lafızlar, ibareler, mana ve muhtevanın kalıbıdır. Kalıp bozuk olunca mana sıkışıp kalıyor ve derinliklerine nüfuz edilemiyor.

    Kur'an'ı iyi okumanın üç şartı

    Kur'an'ı doğru okumak için üç şeyin çok önemli olduğunu söyleyebilirim.


    Birincisi; bir fem-i muhsinin (okuyuşu düzgün bir hoca) rahle-i tedrisine oturma.
    Yani mutlaka işin uzmanından ders alma. Çünkü Kur'an okumak sadece harfleri bilmek değildir.

    İkincisi; talim esnasında doğru telaffuz için insanın kendini zorlaması. Mesela harflerin mahreçlerini çalışırken bizim kıraat hocamız kendisini ve bizleri çok zorlardı.

    Ve üçüncüsü, kulak dolgunluğu. Bu da Kur'an'ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

    Bu faslı Hafız Münâvi'den nakledilen bir vak'a ile kapatalım:

    "Bir genç, hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur'an-ı Kerim'i hatmediyor. Ertesi gün de tabii olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor. Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor.

    Onlar cevaben: 'Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur'an-ı Kerim'i hatmedip duruyor.' diyorlar. Üstad, talebesinin Kur'an-ı Kerim'i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve:

    'Evlâdım! Kur'an indiği gibi okunmalıdır. Bugünden itibaren sen Kur'an'ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında farz ederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.' tavsiyesinde bulunur.

    Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur'an-ı Kerim'i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, 'Efendim bu gece ancak Kur'an-ı Kerim'i yarısına kadar okuyabildim' der.

    Üstad, 'Pekâlâ, bu gece de Kur'an-ı Kerim'i doğrudan doğruya Resûl-i Ekrem'in (sallallâhu aleyhi vesellem) huzurunda okuyor gibi oku!' emrini verir. Talebe "Kendisine Kur'an nazil olan Zât'ın huzurundayım, doğru okumalıyım" düşüncesiyle o gece Kur'an'ı daha dikkatli tilavet eder. Ertesi gün üstadına Kur'an-ı Kerim'in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir.

    Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersinin artırması gibi, 'Bugün o emin melek, Cibril'in Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi vesellem)'e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!' der. Talebe ertesi gün: 'Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.' der.

    Üstad son adımı atar: 'Evlâdım! Şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal'in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki, okuduğunu ALLAH (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.' Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: 'Üstadım, "Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmi'd-dîn" dedim. Ama "İyyake na'büdü" demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü "Sadece Sana kulluk yaparım" diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O'nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca 'iyyake na'büdü'yü aşamadım.' der."

    Hafız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahede ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle, "Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı'nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim." diye konuşur.

    Bu menkıbeyi nakletmekle "Bu ölçüler içinde Kur'an'ı okumuyor veya okuyamıyorsanız onu okumayın!" demek istemiyorum. Fakat şu da unutulmaması gereken bir hakikat ki ruhumuzda inkılâplar meydana getirmeyen Kur'an'ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez. Biz Kur'an'la değişebilmeli, O'nun ufkuna yönelebilmeli, O'nu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki O da sırlarını sinelerimize boşaltsın.

    Keşke çeşitli vesilelerle bir araya gelindiğinde çok değil bir on dakika bu işe ayrılsa; ağzı düzgün bir kişi talimde bulunsa; bilenler bilmeyenlere talim etse; birebir mukabele şeklinde Kur'an okunsa.

    ÖZETLE

    1- Kur'an hüzünle inmiştir. ALLAH Resulü bir hadislerinde buna işaretle, "Kur'an-ı Kerim'in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır." buyurur.

    2- Günümüzde Kur'an okuma tam manasıyla bilinmiyor. Kur'an'ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma, onu içte duyma, mana ve muhtevasına vakıf olma kadar önemlidir.

    3- Kur'an'ı doğru okumak için üç şey çok önemlidir:

    1- Okuyuşu düzgün uzman bir hocadan ders alma.

    2- Doğru telaffuz için kendini zorlama.

    3- Kulak dolgunluğu. Bu da Kur'an'ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

    MUTLU OLMAK MI?DAHA KOLAY NE VARKİ!!!

    Mutluluk, bir insanın hem iç dünyasında(kendisiyle olan ilişkilerinde), hem dış dünyasında (insanlarla olan ilişkilerinde vb.) hem de ruhsal dünyasında (manevi olarak) sürekli şekilde huzuru ve rahatlığı hissetmesidir.

          Tanımı bu kadar kolay olmasına rağmen “olması” neden bu kadar zor diye düşünmeden edemiyor insan doğal olarak…
           Yazılarımı hazırlarken, genelde çevremdeki insanlara çalıştığım o konu hakkında ne düşündüklerini soruyorum.

    “Şans nedir?”
    “Motivasyon hakkında ne düşünüyorsun?”
    “Kararsızlık hayatını nasıl etkiliyor?”

    gibi…

          İşte bu yazımı hazırlarken de eşe dosta kime denk geldiyse iki soru sordum:

    1- Mutlu musun?
    2- (Evet/Hayır ise) neden?

           Birinci sorumda, sanki herkes ağız birliği yapmış gibi “Hayır” diye cevapladı. (“Evet” diye üç beş kişiye rastlayınca da çok duygulanıp sarılıp öptüm zaten…)

    PEKİ, NEDEN MUTSUZUZ?

           Hayır diyenlerin nedenlerine gelince…

           Farklı zamanlara, farklı mekanlara, farklı olaylara bağlı mutsuzluklar. Kimilerinin içinde bir sürü keşke var, kimileri ise ahlar vahlarla dolu…

           Mesela, farklı bir mekânda olsalardı kesin mutlu olurlarmış, ya da farklı bir zaman diliminde…

           Mesela üç beş yıl öncesi…


    GERÇEKTEN MUTLU OLMAK BU KADAR ZOR MU?

           Evet, bu kadar zor! Biz, mutluluk kavramını;

      Maddiyatla özdeşleştirdiğimiz sürece,
      Bizim dışımızda gelişen olayların sonucuna bağladığımız sürece,
      Çocuğumuzun sınavda aldığı puanla doğru orantılı tuttuğumuz sürece,

           Mutlu olmak bu kadar zor olacak…

           İşte mutsuzluk tablosunun adı:

           Manevi farkındalıkların yerini maddi beklentilerin geçtiği bir dünya.

           Oysa ben halen mutluluğun insanın kendi içinde olduğuna inanan azınlığın içindeyim.

           İç huzurumuzu, mutluluğumuzu, sevincimizi dış dünyanın işlerine bağlıyoruz. Mutluluğu maddeyle, parayla, şöhretle ölçmek; bunları kıstas olarak kabullenmek en büyük mutsuzluk sebebi haline geliyor.

           Mutluluk ölçümü ile ilgili temel yanılgılardan biri ekonomik refahın mutluluk için tam bir gösterge kabul edilmesidir. Bu bir anlamda “para mutluluğu satın alabilir” tezine dayanır. Çünkü parası olan insan kendisine lezzet veren şeyleri satın alarak mutluluğunu maksimum kılabilir. (mi acaba?)

    BEKLENTİLERİMİZ…

           Bir diğer mutsuzluk sebebimiz ise, beklentilerimizin yüksek olması.

           Beklentiler elbette ki çok güzel. Aynı zamanda çok fazla beklenti içerisine girmek bizi mutsuzluk çukuruna itiyor.

           İçinizde, istediğiniz en harika sonuçlara ulaşabilecek sınırsız bir güç var. O zaman kendinizden sizi geliştirecek, bir adım ileri götürecek adımları bekleyin. Aynı zamanda bu beklentileri “gerçekçi” olmayan zaman sınırları içerisinde beklerseniz her yönden kendinizi mutsuz edersiniz.

           Heeeyyyy, bir ayda o minicik bikinilerin içine girmek için kilo vermeye çalışan hanımlar! Sizden bahsediyorum orda mısınız?

           Dönem boyunca bir şekilde motivasyon eksikliğinden(!) yatıp da sınava bir ay kala oturup bilmem kaç soru çözmek için kendini otomatiğe bağlayan sevili ÖSS adayları, e tabi siz de bu kısma giriyorsunuz…

           Kendinizden olan beklentilerinizin yanı sıra başka insanlardan ya da durumlardan da beklentileriniz fazla ise işte o zaman yandı gülüm keten helvam!

           Tamam, insanlardan falan hiç bir şey beklemeyin, demiyorum. Ama ananem gibi de oturup “Yok, kızım şimdi arayacak.” diyerek telefon başında güvenlik memuru gibi bekleme noktasına gelmişseniz kafanızı ellerinizin arasına yerleştirip beklentileriniz hakkında yeniden düşünmenizi şiddetle tavsiye ederim.

    Eşimizin eve gelirken bahçeden koparsa bile iki çiçek getirmenini bekleriz…
    Ya bırakın çiçeği böceği, hiç bir şey getirmiyorsa bile iki güzel söz söylemesini bekleriz…
    Patronumuzun bizi düşünerek yılbaşında maaşımıza %15 zam yapmasını bekleriz…
    En azından %10…
    Çocuğumuzun daha çok ders çalışmasını, daha başarılı olmasını bekleriz,
    Sevdiklerimizin doğum günlerimizi hatırlamasını ve mutlaka arayıp kutlamalarını bekleriz…
    Sevdiğimiz takımın bu yıl şampiyon olmasını bekleriz…
    Ofise gittiğimizde yeni saç modelimizin herkes tarafından fark edilmesini bekleriz…
    Sadece fark etmekle kalmasınlar zaten, bir de iltifat bekleriz…
    Ve daha neler neler bekleriz…

          Eee, sonra? Beklentilerimiz bir bir hüsranla sonuçlanıyor.

           Bu yüzden gerçekleşmesi bizim elimizde olmayan durumlarda, beklentilerimizi az tutmak en güzeli. Bu da zaten iki şekilde sonuçlanır:

    1- Gerçekleşmez (işte bu sizi fazla üzmez)
    2- Gerçekleşir (gerçekten mi? VALLAHi beklemiyordum, bak sürpriz oldu)


    MADDE ve MUTLULUK ARASINDAKİ ORANTIYI BİRİ BANA ANLATABİLİR Mİ LÜTFEN?

           Madde asla yaşamda belirleyici unsur değildir. Önemlidir aynı zamanda belirleyici değildir. Maddiyat sadece bir araçtır. Mutluluğa ulaşmak için bir araç. Oysa biz araçlarımızı amaç haline getiriyoruz bu da yetmezmiş gibi bir de üstüne “işte mutlu olmamın sebebi” diyoruz.

            Maddesel mutluluk sebeplerimizin yanı sıra manevi yönden de bazı şeyleri fark etmek bizim aslında zaten huzurumuzu ve mutluluğumuzu hiçbir çaba göstermeden arttıracaktır.

           Bundan şu sonuç çıkmasın: işi gücü bırakın, sadece manevi mutluluk size yetecektir. Tabi ki günümüz koşullarında bu yeterli değil. Hayatımızı bir biçimde devam ettirmek zorundayız… Hayattan, sevdiklerimizden, bir şekilde bir şeylerden beklentilerimiz var. Bunların olması da gerekiyor. Bunların yanı sıra zaten sahip olduklarımızın da farkında olmak mutluluk standardımızı düşürür… (inanıyorum ki bu konuda standardınızın düşmesine çok sevineceksiniz)

           Şimdi diyeceksiniz ki, seni çokbilmiş kene yok maneviyat yok ayrıntılar yok farkındalık diyorsun da biz sanki hiç mi farkında değiliz bunların.

          Zaten ben olmayan bir şeyden bahsetmiyorum ki… Ben bu oranı artırmanın daha fazla huzur ve mutluluk getireceğini savunuyorum. Yaaaa


    FARKINDALIK, MUTLULUK GETİRİR Mİ?


    Hayatımın nesinden en çok mutluyum?
    Hayatımın nesi bana heyecan veriyor?
    Hayatımda en çok gurur duyuyorum?
    En çok neden zevk alıyorum? Zevk aldığım şeyi yapabilecek fiziksel yeterliliğim var mı?
    Hayatımda neye adanmış durumdayım? Düşündüğümde beni mutlu eden bir hedefim var mı?
    Kimi seviyorum? Sevdiklerim yanımda mı? Değilse bile sağlıklı ve mutlular mı?
    Ailem sağlıklı ve yanımda mı?
    Şu anda kimler seviyor?
    Fiziksel yönden herhangi bir engelim var mı?
    Bu sabah kahvaltıda istediğim şeyleri yiyebildim mi?



           Bu sorulara siz de aklınıza gelenleri ekleyin ve cevaplayın.

           İşte bu ve buna benzer soruları kendinize sürekli sormak sizin farkındalık çıtanızı yüksek tutacaktır.

           Altını çizerek belirtmek istiyorum ki bu Polyannacılık değildir. Ben buna satır aralarını okumak diyorum. Siz olumlu bir yön aramazsınız ki, zaten var olanı görürsünüz. Hayat koşuşturmacası içinde bir an durup sahip olduklarınıza bakarsınız.

           Zaten bu da çoğu insana verilmemiş sayısız nimetler içinde yüzdüğünüzü fark etmenize olanak sağlar. Bunu bilip de mutlu olmamak mümkün mü?

           Mutlu olmak kolay mı? Daha kolay ne var ki?


    Herkes kendi mutluluğunun demircisidir.
    ALMAN ATASÖZÜ
    May 13

    ...................................


    09 - MAYIS - 2008 CUMA

    CUM'A NIZ MÜBAREK DUA'LARINIZ KABUL OLSUN İNŞAALLAH....

    Image and video hosting by TinyPic
    FİLİSTİNLİ BİR DUA


    Filistinli Bir Dua
    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Nasıl yorgun nasılda çaresizim
    Kana karışmış binlerce aminim
    Filistinli bir duayım derbeder

    Ellerim açılmış tek sahibime
    Yedi cihan görür, susar halime!
    Ne vakit hesap sorulur zalime
    Filistinli bir duayım çaresiz

    Meleklerin ayak sesi Bedir'den
    Koşup gelse peygamber Medine'den
    Bu sessizlik çıkartacak çileden!
    Filistinli bir duayım çaresiz!

    Tükenmiş dizimde derman kalmamış!
    Kimsede merhamet vicdan kalmamış
    Kan damlıyor yüreğimden,tenimden
    Yaramı saracak yaran kalmamış!

    Filistinli bir duayım şimdi ben
    Bilmem gücün yeter mi söylemeye
    Üzerimde binlerce Ebu Cehil
    Binlerce serzeniş yetim, dilimde


    Filistinli bir duayım çaresiz
    Nefesim yetmiyor çığlık olmaya!
    Evim,yurdum,ırzım daim ateşte
    Peygamberin emaneti peşkeşte!

    Kardeşim! Ağlıyor seccadem her gün
    Ağlıyor Filistin ağlıyor Kudüs
    Miracı bekliyor mescidi aksa!
    Ebubekir ağlıyor,Ömerler yasta!

    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Öylesine kutsal öyle mübarek!
    İstersen diline şan eyle beni!
    İster yüzüstü bırak! Terk-i diyar et!

    Benim kalacak her daim toprağım
    Ben uğruna baş konmuş bir sevdayım!
    Kılıcımda peygamberin şanı var!
    Yenilmem ben! Ben Mescid-i Aksa'yım

    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Yalnızca Rabbine erişen sesi
    Öyle güçlüyüm ki yakarışımda
    Direnişim ümidin serzenişi

    Şimdi ben Filistin'im! Sahip çık bana!
    Şimdi ben peygamberin emanetiyim sana!
    Hep zulmü alkışlayan ellerini açsana!
    Ben kan kokan toprağın en naçar yeminiyim!
    Eğilmeyen başım ben! Ben miracım, müjdeyim!
    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Senin çaresizliğe terk ettiğin...

    Image and video hosting by TinyPic




     

    Image Hosted by ImageShack.us

    Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma

    Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol

    Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma

    Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol

    Garazsız hem ivazsız hizmet et her cânlıya

    Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol

    Allâh için herkese hürmet et de sev sevil

    Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol

    İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem

    Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol

    Nefsine yan çıkıp da Ka'be'yi yıksan dahi

    Güneş gibi şefkatli yer gibi tevâzu'lu

    Su gibi sehâvetli merhametle dolu ol

    Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya

    Suçluların suçundan geçip hoş görülü ol

    Varlığından boşal kim yokluğa erişesin

    Sözünü söyle gerçek Hulûsî’nin dili ol

    Mektûbât-ı Hulûsi-i Darendevî

     

    KARDELEN KARDEŞİMDEN

     
    CUMAN MUBAREK OLSUN!!!
    Duaların Eksik Etme İnşALLAH

    May 10

    Kendimi arıyorum gören varmı???

     
     KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN’LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN’LERDEN SEN’LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI… BEN’İ ÖLDÜRMEK.


    Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
    Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
    -Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
    Adam:
    -BEN’im, diye cevap verince, dostu:
    -Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
    -Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
    İçeriden gelen ses:

    -Kim o, diye sorar. Adam:
    -SEN’im, diye cevap verir.
    Dost, adamı içeri davet eder:
    -Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
    Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN'lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN'imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden “gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
    Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.

    BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a "adın ne?" diye sorduklarında, "Leyla" diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin.”(2) Leyla öldüğünde ise Mecnun’a "Leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "Hayır, BEN Leyla’yım" diye cevap vermişti.

    Hallac-ı Mansur, ALLAH'tan başka her şeyin batıl ve yalnız ALLAH'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda "Ene'l-Hakk" (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan "Enel-Hak" sözünün hakîki mânâsının: "Ben yokum, Hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.

    Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve "Bir sen “ENE (BEN)” dedin, bir de ben (Sen ene'l-Hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da ALLAH, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "Ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."

    Ene'l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem… Bir ben vardır bende benden içeru” demiştir.

    Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
    Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı… BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.

    BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..


    Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var mı?” diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:

    Hoştur bana senden gelen,
    Ya gonca gül, yahut diken
    Ya hayattır yahut kefen,
    Nârın da hoş, nurun da hoş,
    Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
    Gelse celalinden cefa
    Yahut cemalinden vefa
    İkisi de cana safa
    Nârın da hoş, nurun da hoş,
    Kahrın da hoş lütfun da hoş”
    Ne mutlu SEN’ini bulabilene…

    Yetişilemeyen yarınlar...

     
     
    Günümüzün insanları, bu günden daha ziyade yarının endişesiyle yaşıyor. Halinden ziyade akıbetini düşünüyor. İnsanlık ya mukadderini şekillendirebilmek için planlar yapıyor, ya da yorucu evham ve mücadele sancıları içinde bedbin kıvranıyor. Haldeki her faaliyet, insanlığın akıbeti için adanmış durumda. Bir çok zamanlar, sözlerimiz, eylemlerimiz, soluduğumuz hava bile, yarınlar olarak belirginleşiyor.

    Aile reisleri, geleceği düşünmekten, yarınlar için yatırımlar yapmaktan, bu günün anne babaları olamıyorlar.

    Çocuklar, önlerindeki lise ve üniversitelerin hülyasıyla, öğrenim gördükleri okulları ve eğitimi alamıyorlar. Sınav, meslek ve kariyer endişeleri gibi, sığ ve kısır gündemlerle muhabbet ve maneviyat zenginliğinden bihaber, anlık hazlara tutsak oluyorlar. Bir çok zaman da enerjilerini sanal alemler için heba ediyorlar.
    İnsanlık mutsuz, şekvacı ve bedbin. Aileler huzursuz sancılı.

    Toplum gergin.

    Socrates; “Üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşanmaya değmez” der. Yaşadığımız ya da yaşadığımızı sanıp;

    Sürüklendiğimiz!,

    Aktığımız!

    Yuvarlandığımız!

    Hayatı nasıl görüyoruz.?.

    Nasıl değerlendiriyoruz?

    Her şeyden önce, düşünebiliyor ve sindirebiliyor muyuz?

    Sindirebilecek ve düşünebilecek vakit ayırabiliyor muyuz?

    Hayat felsefemizde misyon ve vizyon tasamız, kriterimiz var mı?
    .....

    Bu toprakları batılı emperyalistlere ve kapitalist zihniyetlere teslim etmemek için yarım asır savaştık. Değerlerimizi kaybetmeme uğruna her şeyimizi …ümitleri olan gencecik ecdadımızı feda ettik. Ama şimdi batılı sömürgecilerin yapmak istediklerini, kapitalist zihniyetin emellerini kendi ellerimizle bina ediyoruz. Köhnemiş canavarı, bütün basın yayın organlarımızla, yaşam tarzımızla, sinsice deforme olan düşünce dünyamızla ihya etme çabasındayız.

    Ruhumuzun bitip tükenmesine zıt, eşyaya ne de çok değer veriyoruz.

    Sekülarizm’in doğurduğu maddeci, ferdiyetçi tavrı ne de çok benimsedik.

    Batının yoz, sığ, köleleştirici ve uyuşturucu zihniyetlerini, kısır bakış açılarını, hayat tarzlarını evlerimizde, iş yerlerimizde, okullarımızda ne de çok ihya eder olduk.

    Tv’nin oluşturduğu yapay gündemlere ne de kolay kanıyoruz.

    Yaratılış gayemizi, geçmiş ecdadımızı, sosyal değerlerimizi ne çabuk unuttuk.

    Özümüzde olan yardımlaşmayı, paylaşmayı en önemlisi de sevgiyi ne de çabuk katlettik.

    Yıllarca meydanlarda yenemediklerini, masalarda yenmeyi beceren güce nasıl da teslim olduk.

    Heyhat...

    Bombaları coğrafyalarımızı zedelemekten çok daha önce, yüreklerimizi zedeledi. Oradan başladılar işgale.
    Sevgimizi, imanımızı, fütüvvetimizi kanattılar, kuruttular. Boşalan yerlerinde ise, buğz, hased, kin, suizan kapris, ihtiras, sekülarizm tohumları kendiliğinden yerleşti..

    Yakıtı tükenmiş bir otomobil gibi kaldık sarp yokuşlarda.

    ...

    Kuvvetli yarınlar şemsiyesi altına sığınmakla garanti altına girebileceğimizi zannettik.

    İnsan; kulluk nişanını her daim beyninde ve gönlünde tutmadan, yarınlar için garanti var mıdır?

    Hasan Basri: “Dünya üç gündür: Dün, bu gün ve yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bu günün kıymetini iyi bil, güzel değerlendir.”! der.