SAHRA's profileSAHRA...PhotosBlogListsMore Tools Help

SAHRA...

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيمbismillahirrahmanirrahim.

SAHRA ...

Occupation
Location
May 01

İnsanlar birden bire ortadan kaybolursa

gül İnsanlar Birdenbire Ortadan Kaybolursa

.

.



İnsanlar birdenbire ortadan kaybolursa, Dünya nasıl bir yer olur.
İşte AlanWeismann 'The World Without Us' (Bizsiz bir Dünya) adlı ktiabında bukonuya değinmiş.

Arizona Üniversitesi profesörü olan Weismann, kitabı ile ilgili araştırmaları için Türkiye'ye de gelmiş.

Weismann'ın Bizsiz bir Dünya adlı kitabı, Türkiye'de Altın Kitaplar Yayınevi tarafından satışa sunulmuş olması lazım

İyi bir beyin jimnastiği olmuş. Yıkılmış-bozulmuş bir geleceği kurgulamış. Ancak biz olmaksızın.


2 GÜN SONRA

İnsanların dünyadan birden bire kaybolmasının ardından New York şehrinin altındaki tünelleri ve metroyu sular basacak.



2-4 YIL SONRA

Sularla dolan tüneller yavaş yavaş çöktüğü için binaların temelleri zarar görecek. Yollar da çökmeler meydana gelecek.




5 YIL SONRA

Binaların yıkılmaya başlaması ile borulardaki gaz açığa çıkacak. küçük bir cam parçasından başlayan kılılcımla yangınlar çıkacak




7-10 YIL SONRA

gaz borularının ve ısınmak için binalardaki yakıtların elektirikkıvılcımlarıyla yanmasıyla binalar artık kullanılamaz halde yanmanınetkisiyle beton armeler iyice çürümüş ve dökülmeye başlamiştır




20 YIL SONRA

mevsimlerin üzerinden geçtigi kentler içlerinde su birikintileri kalan binaların çürümesi




50 YIL SONRA

metro tünellerinin bakımsızlıktan çürümesi çökmesi sonucu tünellerdeki suyun yollarda dere oluşturması




50-100 YIL SONRA

doğa artık şehrin pis ortamını kirli sokaklarını iyice temizlemiş ve kendi bünyesine almaya başlamıştır




300 YIL SONRA

Şehirdeki bir çok binayı yabani bitkiler saracak. Yapılarındayanıklılığı zayıflayacak. Binalardaki çelik iskelet dışındakibölümler yavaş yavaş yok olacak




500 YIL SONRA

Yabanı bitkiler gökdelenlerin en tepesine kadar her yeri kaplayacak.Yabanı hayvanlar hayalet şehirlerin içerisinde barınmaya başlayacak.Belki de yeni canlı türleri ortaya çıkacak.




14 BİN YIL SONRA

artık buzul devri kendini göstermeye başlamıştır ve güçlü olan hayvanlar hayatta kalabiliyor




15 BİN YIL SONRA

Dünya ısısının azalmasıyla buzullar artacak. Buzulların şehirlerde yarattığı tahribat daha fazla olacak




BUZUL ÇAĞI

Dünya sonunda Buzul Çağı'na girecek. Şehirler dev buzullarınaltında kalacak. Dev buzulların hareketleri sonucunda dev yapılardanarta kalanlar binlerce kilometre ötelere süreklenecek. Belki Newyork'un Özgürlük Anıt'ı Avrupa sahillerine kadar gelecek.

.
May 24

GELİN KULAĞINA KÜPE...

 
GELİN KULAĞINA KÜPE

İslâm öncesi dönemde yaşayan Ümame isimli akıllı bir kadın, kızı Ünas'ı Kinde krallarından Haris ile evlendirdiğinde,hâlâ değerini koruyan şu unutulmaz nasihatları yapmıştı:'Kızım,eğer bir kızın ana-babasının servetinden dolayı kocasına ihtiyacı olmasaydı,senin herkesten ziyade müstağni (ihtiyaçsız) olman lazım gelirdi.Fakat öyle değil;erkekler bizim için yaratıldığı gibi,biz de onlar için yaratılmışızdır.Kızım,sen ana-babanın evinden,büyüyüp yürüdüğün yuvadan çıkıp,bilmediğin ve şimdiye kadar alışmadığın,ülfet etmediğin bir adamın evine gidiyorsun.Şimdi,onun rızasını gözetip kendisine itaat et ki,o da sana kul-köle gibi olsun;seni sevip hoşnut olman için gerekeni yapsın.Ben şimdi sana on şey söyleyeceğim.Onları kavra ve gereğince hareket eyle ki, eşinle güzel geçinebilesin:

1- Sana yiyecek ve giyecek her ne getirirse,onu yürekten kabul etmelisin; kanaat sahibi olmalısın.
2- Emrettiği uygun şeyleri yapmalı,yasaklayıp yapma dediği şeyleri yapmamalısın.
3- Evin içini ve üstünü başını temiz tutmaya dikkat etmelisin.
4- Güzel görünüp güzel kokmalısın ki,kocan senden iğrenmesin; gözünden düşmeyesin.
5- Uyuduğu ve yemek yediği vakitlere dikkat etmelisin.Bunları hangi vakitte yapmayı alışkanlık haline getirmişse,o vakitleri gözetip yemeğini ve yatağını hazırlamalısın.Çünkü açlık ve uykusuzluk insanı öfkelendirir.
6- Kocanın malını muhafaza etmeli,israf ve teleften korumalısın.
7- Onun itibarını gözetmeli,hısım ve yakınlarına da saygılı olmalısın.
8- Ona isyan etmemeli,işine muhalefette bulunmamalısın.
9- Sırrını elaleme ifşa etmemelisin.İşine isyan edersen sana kin duyar, sırrını ifşa edersen eziyet ve cefasından kurtulamazsın.
10- Kocan kederli iken ferah olmayasın,neşeliyken de keder göstermeyesin.

Ö. Rıza Kehhâle, A'lâmü'n- Nisâ, 1/75; Mehmed Zihnî, Meşahiru'n-Nisâ

May 21

AYETLERE GÖRE İNSAN TİPLERİ....

 
AYeTLeRe GöRe iNSaN TiPLeRi

وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her halinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.YUNUS 12

إِنَّ الْإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعاً  *  إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً
Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.

MEARİC 19-20


1- AKİDESİ ZAYIF TİPLER:
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
İnsanlardan öylesi de vardır ki, ALLAH’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse gerisin geri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir. HACC 11

2-HAKTAN KAÇAN TİPLER:
يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile onlar bu hususta, sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlermiş gibi seninle mücadele ediyolar ENFAL 6

3-MENFAATÇİ TİPLER:
إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Aralarında hüküm vermesi için ALLAH’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler NUR 51

4- HAKTAN YÜZ ÇEVİRİP KAÇAN TİPLER:
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ * كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُّسْتَنفِرَةٌ  * فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ
Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar? Sanki ürkmüş yaban eşekleri,arslandan kaçmaktalar!MÜDDESSİR 49-50-51

5- SAHTE DAHİ TİPLER:
Yapmadıklarıyla övünmek istrler.
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَوْا وَيُحِبُّونَ أَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları işle övülmeyi seven kimseleri de sakın azaptan kurtulur sanma! Onlara elim bir azap vardır.
AL-İ İMRAN 188

6-GÖRÜNÜŞÜYLE ALDATAN TİPLER:
وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! ALLAH onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! MÜNAFİKUN 4

7-HER KALIBA GİREN TİPLER:
الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً
Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer ALLAH tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, “Size üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. ALLAH, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. ALLAH, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.NİSA 141

8-KÜFÜRDEN MUANNİD TİPLER:
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ
(Ey Muhammed!) Eğer sana kağıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkar edenler, “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi. EN’AM 7

9-GABİ OLAN TİPLER:
وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِندِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفاً أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ
Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, ALLAH’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir. MUHAMMED 16

10-KORKMAZ UTANMAZ TİPLER:
  وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hallerini) bir görsen! Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. EN’AM 27-28

11-ZAYIF KARAKTERLİ MÜNAFIK TİPLER:
وَإِذَا مَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَلْ يَرَاكُمْ مِنْ أَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ
Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, ALLAH onların kalplerini çevirmiştir. TEVBE 127

12-HİLE ve GAFLET KENDİNDE İCTİMA EDEN TİPLER:
خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ * وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ ءَامَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ

İnsanlardan, inanmadıkları halde, “ALLAH’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. Bunlar ALLAH’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. BAKARA 7-8

13-KURU İNATÇI TİPLER:
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ ءَابَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ ءَابَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ
Onlara: "ALLAH'ın indirdiğine uyun." denildiğinde, "Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız." dediler. Ya ataları birşeye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler? BAKARA 170

14-CAHİLANE MÜCADELE EDEN TİPLER:
Bu tipler hem hakla hem batılla, bildikleriyle mücadele ederler.
هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? ALLAH bilir, siz bilmezsiniz. ALİ İMRAN 66
وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ      * ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ 
İnsanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilmi, ne bir yol göstericisi, ne de aydınlatıcı bir kitabı olduğu halde kibirlenerek insanları ALLAH’ın yolundan saptırmak için, ALLAH hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız. HACC 8-9

15-İRADESİ VE HİMMETİ ZAYIF TİPLER:
لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلَكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنْفُسَهُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye ALLAH’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. ALLAH biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. TEVBE 42

16-KORKUSUZ OLAN İMANLI TİPLER :
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “ALLAH bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.
ÂL-İ İMRÂN 173

17-GİZLİ FAKİR TİPLER :
لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
(Sadakalar) kendilerini ALLAH yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz ALLAH onu bilir. BAKARA 273

18- VAKAR ve TEVAZU SAHİBİ KİMSELER :
 وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْناً وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً
Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler. FURKÂN 63

19- ÇOŞKUN İMAN SAHİBİ TİPLER :
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ ءَايَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Mü’minler ancak o kimselerdir ki; ALLAH anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.

ENFÂL 2


20-HER ŞEYİN ALLAH’A DÖNECEĞİNE İNANAN TİPLER :
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) ALLAH’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. BAKARA 156

Anlayışlı bir eşmisiniz....

Anlayışlı bir eş misiniz?
 
“Çok başım ağrıyor” dedi kadın telefonla…
“Bir hap al geçer” diye cevapladı eşi.
“Geçmek bilmiyor öleceğimi hissediyorum.”
“Biraz dinlen, bir şeyin kalmaz.”
“Vaziyetim kötü, bildiğin gibi değil, anlamıyorsun?
Lütfen beni doktora götürür müsün?”
“Bu iş saatinde nasıl izin alabilirim? Bitmesi gereken öyle çok iş var ki!..”
Çoğu eşler arasında yaşanır bu tür konuşmalar. Eşler çoğu kez, birbirlerini ya anlamaz,
ya anlamak istemez, ya da yanlış anlar.

Kimi zaman da birbirlerini suçlayarak tartışırlar. Birisi, “eşim beni ciddiye almıyor” der. Diğeri ise
kimi zaman bunun farkına bile varmaz.

Bazen eşlerden birisi çok alıngan olur. Her sözden bir mana çıkararak eşini suçlar. Özellikle kendine
güven duygusu olmayan eşler, normal konuşmalardan bile anlam çıkarırlar.

Hanım “ay bu domatesler çürük” dese eşi, “Ben aldım ya kötü olur. Zaten sen benim aldığım hiçbir
şeyi beğenmezsin!” cevabını verir.

Veya “Bu yemek tuzsuz olmuş” diyen beye, hanım, “Sen de benim yaptığım hiçbir şeyi beğenmezsin.
Ben hiçbir şeyi başaramam” sözleriyle işi tartışmaya kadar götürür.

Genelde tartışmalar basit şeylerden çıkar. Tartışma bittiğinde ise eşler niçin tartıştıklarını bile unuturlar.

Eşler birbirlerinin hatalarına gözlerini yumup, kulaklarını tıkamalı.. Ama birbirini anlamak için gözlerini dört
açıp, kulaklarını kabartmalıdırlar.

Çünkü bu tür problemlerin çözümü ‘sen beni anlamıyor, anlamak istemiyorsun” şeklindeki suçlamalardan
değil, diyalogdan geçer. Aralarında iyi bir diyalog kurup konuşmayı başaramayan eşler, davranışlarını kötüye
yormaya başlar, sonra da bunu kötü davranış takip eder. Bu yoldan gitmeye devam ettikleri takdirde
varacakları yer elbette anlaşmazlık durağı olur.

--------------------------------------------------------------------------------

Olumsuzluklara son vermek için:

* Eşler, aralarında kopmuş olan, ya da yeterince olmayan diyaloğu geliştirmelidir.

* Eşler, birbirlerinin söz ve davranışları arkasındaki sebebi araştırmadan hemen karşılık vermeye kalkışmamalıdır.

* Sözleri iyi tahlil etmeli, yanlış anlayıp birbirlerini hırpaladıktan sonra özür dilemek zorunda kalmamalı.

* Karşı tarafı suçlamak, ya da bir suçlu icat etmek yerine -şayet varsa- suçu ortadan kaldırmanın yolları aranmamalıdır.

* Fazla alıngan olmamalı. Her sözden, her davranıştan kötü bir mana çıkarmamalıdır. Bazen eşlerden birinin
kazara sarf ettiği bir söz, silah olarak kullanılıp diğer eş yaylım ateşine tutulmamalıdır. Bilhassa “filan zaman sen
şöyle demiştin” diyerek cerbeze yoluna gidilmemelidir.

* Hiçbir eş buz üstünde düşme korkusuyla yürüyen, ya da tepesinde kristal bardaklar taşıyan gibi olmak istemez.

Özetle, eşinizin söz ve davranışlarını yargılamakta acele etmeyin ki, Rabb’imizin “Halim” ismi üzerinizde tecelli etsin.
 

GÜLAY ATASOY
 
 

"Televizyon karşısında uyuyan kocam için ne yapabilirim???

"Televizyon karşısında uyuyan kocam için ne yapabilirim ?

Lütfen yardım eder misiniz? Yatağına gidip uyumasını defalarca söyledim. Ama evde aldığımız bu kurala uymuyor.”
şeklinde soru bir soru geldi.

 Önce üzerine bir battaniye örtün… Ki üşümesin… Üşütüp hasta olmasın… Uyuyanın üzerine kar yağar demişler. 

 

Bu konuda gelen soruların çokluğuna bakılırsa, kapalı kapılar ardında yaşayan eşlerin çoğunun, ekran karşısında uyukluyor olması gerekir!

 

Biz milletçe sefil uykuyu seviyoruz sevgili hanımlar! Başımız hafif yana kaymış, bir kenara kıvrılmış uykudan aldığımız hazzı, lezzeti, yataklarımızda alamayabiliyoruz. Eşiniz gün içinde çok yorulmuş olabilir; akşam evine gelince rahat bir pozisyonda koltuklarının keyfini çıkarmak isteyebilir. Onun bu tarz bir talebinin olması ve kendi evinde rahat ettiği şekliyle oturması doğaldır.

 

Doğal olmayanı, evin içine bazı katı kurallar yerleştirerek, herkesin o kurallara uymasını beklemek bence. Çünkü yukarda özetle aktardığım mailin genel içeriği, evlilikte ciddi sorunlar olmadığı bilgisini içeriyor. “Her şey yolunda… ama ben karşımda koltukta uyuklayan birini görmeye dayanamıyorum… sinirlerim bozuluyor… uykusu gelince yatağına yatsın başka bir şey istemiyorum…” şeklindeki ifade, eşte zorluk olduğundan ziyade, hanımefendide bu konuda sıkıntı oluştuğu anlamına geliyor.

 

Radyoda da her zaman söylemeye çalışıyorum sevgili okurlar! Psikolojide mini bir kural var… “ortadan kaldır rahatla” değil… “sıkıntı oluşturan durumun varlığına rağmen, onunla yaşamayı öğren” ilkesi.

 

…yani insanlar koltukta uyuyabilirler… insanlar sandalyede başlarını yana çevirip kestirebilirler… insanlar otobüslerde, yolu kısaltmak ve günün yorgunluğunu, şekerleme yaparak farklılaştırabilirler…vs. önemli olan bu tip durumların olabileceğinin kabul edilmesi.

 

Güzel giden bir ilişkiyi, sıradan sorunlarla sıkıntılı bir hale getirmemeye dikkat edin. Her gece yatıp uyuyorsa, fazla yorgun olmadığı geceleri fark ettiğinizde, onunla tatlı sohbetler yapın. Tatlı dilli, şirin, sempatik bir bayan varsa karşısında, büyük ihtimalle kendisini uykuya atmayacaktır. Bununla birlikte surat asarak, kızarak, bağırarak derdinizi anlatamazsınız. Onu özlediğinizi, onunla konuşurken keyif aldığınızı hissettirerek uyanık kalmasını sağlayabilirsiniz.

 

Aslına bakarsanız evlilik ilişkiniz doğal olmalı. Birileri sohbet edin dedi diye konuşmak zorunda değilsiniz. Çünkü birçok kereler sessizlik de paylaşılabilir.

 

Birileri şöyle yapın dedi diye aynen uygulamak zorunda değilsiniz. Çünkü en güzel evlilik, kendi doğal işleyişini yakalayan evliliktir.

 



 

Evlilik mahrem bir ilişkidir. Kendi içinde mahremiyetler içerir. Bir durumun mahrem olması için, içinde çıplaklığın ve cinselliğin de olması gerekmez! Mahrem demek, aile mahremiyeti demek, “eşlerin birbirleri yanında kendilerini hür hissetmeleri” demektir.

 

Eşiniz, sizin yanınızda yaşadığı rahatlığı başka kimsenin yanında bulamadığı için, evinde kolaylıkla uyuyabiliyordur. Diğerlerinin yanında ölçmek biçmek zorunda kaldığı davranışları, sizin yanınızda rahatça sergileyebiliyor ve hesapsızca kendisini ev ortamına adapte ediyordur. “Başkalarının yanında aynı şeyi yapmıyor… hep evde benim yanımda yapıyor bu hareketi, sinir oluyorum.” Demiş sevgili okurumuz kızgınlıkla.

 

Ama lütfen eşinize kızmayın. Başkalarının yanında yapmadığı “bir içsel ihtiyaç davranış”nı, sizin yanınızda, “hayat arkadaşı”nın yanında yapmasından daha doğal bir şey olamaz.

 

Siz evlisiniz… Tabii ki sizin yanınızda yapacak…

 

…onun için evlisiniz… diğerlerinden bir farklılığınız olması için…

 

…onun için sizin yanınızda rahat… başkalarından gizlediklerini sizinle paylaştığı için…

 



 

Evlilik özel bir yaşam biçimi… Mahremiyetlerin paylaşıldığı…

 

…ve paylaşılmış mahremiyetlerin birbirinizin başına kakılmadığı!

 

Sevgiyle kalın…

*YÜREK DÜMENİ*....

Yürek Dümeni...

İnsan elindeki dümenle kullandıgı aracını, vasıtasını istediği istikamete yönlendirir.
İstenilen istikamete seyrini yapar...

İstikamet Üniversite iken, gönlüm başak istikamet diye sessiz sessiz feryat ediyordu..

Ben de öyle yaptım..
Derinden gelen haylırışı dinleyip ver elini kabre…
Bekleyenlere, manevi evlatlara verilmesi gereken müjde, muştular vardı..!
Aslında onlar hakikati, hakikatleri biliyorlardı...
Benim bildiğimide biliyorlardı..!

Her vardığımda yürek sançısıyla; cevşen sayfalarına, toprağa dam dam damlayan gözyaşlarıyla:
* Gönül bağıma selamımı götürün..
* Yürek ağrımı, acımı götürün..
* Gözyaşlarımla dualarımı götürün..
* Yalnız komayın ……..mı diye…

Gönlümü Rabbe teveccüh edip açtım ellerimi semaya...
Yüreğim dile geldi..
Dua dua arşa yükseldi...
Hüve zerrelerine karışıp yelle, meltemle, rüzğarla kainata yayılıverdi..!
Kanat olup götürüyorlardı Hüve zerreleri vuslat olması için, makes bulması için ihtiyac gönüllere, sinelere..

Bekliyorlardı onlar...
Bende biliyorum, hemde çok iyi biliyorum beklediklerini...
Fark etmezdi ki nerde olunursa olunsun..
Toprak üstü-toprak altı..
Uzak yakın mesafeler..
Tanıyalım yada tanımayalım...
Hiçbir şeyin önemi yoktu..
Aşıp aşıp enğelleri, mesafeleri, dikenli yolları, uçurumları ulaşıyordu bekleyenlere…

Vuslat buluyordu gönüllerde..!
Hasret, hüzün, dönüşüyordu lezzete..!
Yürek sevinç gözyaşları döküyordu..!

Kalem aciz..
Olamıyor yüreğime, gönlüme tercüman...
Tercüman olmuyor..!!!

Dua ve sevgiyle kalın.

Denizle randevu...

 
Deniz … Yaradan’ın kainat kitabındaki harikalarından sadece biri. İnsan aklının idrak edemeyeceği kadar muhteşem , uçsuz bucaksız ve inanılmaz. Sırlarla dolu bir dünya.

Denizin benim için manası bambaşka. Bu duygunun ne olduğunu bilmiyorum , adını koyamıyorum. Sevgilim mi acaba deniz benim? Dert ortağım mı , sırdaşım mı ?Kaderdaşım mı ? Yoksa bana yardım etmek isteyen dilsiz bir dost mu ? Bendeki adını koyamadım ama onu çok özlediğime göre deniz çok şey benim için.

Belki de gönlüme çok benzediği için seviyorum denizi. Kimi zaman durgun , sessiz, kendi halinde. Kimi zaman da dalga dalga coşan , kabaran ürkütücü. Kimi zaman bütün sevgilere açık vefalı bir dost; kimi zamanda yanına dahi yaklaşmaya korktuğumuz bir canavar. İşte böyle kabardığım , dolup dolup taşmak istediğim zamanlar denize koşarım.

Kendimle olmak denizle dertleşmek istediğim bir günün akşamında kendimi Kartal sahilinde buldum. Uzun süre yürüdüm . Denize baktım baktım . Sanki bana , Yine mi geldin ? Şimdi ne istiyorsun ? diyordu. Önce sitemli ve isteksizce baktı bana. Sonra beni dinlemeye başladı. Beynimdeki herşeyi bir film şeridi gibi aktardım ona ağzımı bile açmadan. Beni bunaltan şeyleri al uzaklara götür dedim. Beni hafiflet, bana ümit ver neşe ver. Yoksa yeni bir güne başlayacak gücüm kalmayacak.

Mavi sular beni dinledi mi bilmiyorum, anlattıklarım bitince çay içmek için oturdum. Çevremdeki insanlara baktım. Acaba hep böyle gülüyorlar mıydı?Acaba mutlu muydular ? Gülmek mutluluk muydu ? Ben neden gülemiyordum , neden ağlamak istiyordum ? Neden ağlamak istiyordum hala, deniz beni dinlememiş miydi ?

Bu düşüncelerimden bir çocuğun sesiyle sıyrıldım. Ayakkabılarını boyayayım mı abla diyordu. Ne kadar çok ihtiyacı vardır kimbilir diye düşündüm. Ona ayakkabılarımı boyama ama gel sana bir dondurma ısmarlayayım dedim .Önce şaşırdı. Sonra olmaz abla dedi. İkna edip masaya otutturdum ve konuşmaya başladık. Ortabirinci sınıfa geçmişti. Doktor olmak istediğini söylüyordu. İnsan yeter ki istesin abla diyordu, Sakıp Sabancı bile limon satarak bugünlere gelmiş diyordu. O kadar güzel , o kadar zekice bakışları vardı ki… O akşam aradığım mutluluğu o gözlerde buldum.

Hafta sonları ve yaz tatillerinde babasına destek olmak için boyacılık yapıyormuş. Küçücük bedenine nispeten ne büyük yürekti , ne güzel gönüldü. Onu çok sevdim.

Doğudan birkaç yıl evvel gelmişler. Çok kalabalık bir ailesi varmış. Babası pazarcılık yapıyormuş. Ablasından bahsetti sonra. Eşini teroristler şehit etmiş. Eşinin ailesi iki çocuğunu almış elinden. O da babasının evine dönmüş. Yıllardır hasret kalmış yavrularına. Küçük boyacı bunları anlatırken gözleri doldu. Benim gözyaşlarımsa içime aktı ve adeta boğdu beni. Dua ettim ablası ve evladından ayrılmak zorunda kalmış tüm analar için.

Yanımızdan geçen insanlara kaydı gözlerim bir ara. Bir boya sandığına bir küçük boyacıya bir de bana bakıyorlardı. Onlara haykırmak istedim bu çocuk çoğu insandan daha şerefli, daha insan diye. Ama sustum. Uzaktan iki arkadaşı geçiyordu boyacının. Gülerek el salladılar arkadaşlarına. Onlarda pek şahit olmadıkları bir olayla karşı karşıya idiler ki ;şaşkın şaşkın baktılar bize.

Hava kararınca ben kalktım. İstemeyerek de olsa küçük boyacıyla vedalaştık. Belki yine görüşürüz dedim. İnşALLAH abla dedi. Sonra teşekkür etti hem diliyle hem de o kara gözleriyle.

Durağa doğru yürürken, yolda, evde hep onu düşündüm. Saklamaya çalıştığı boyalı ellerini, eski elbiselerini ama buna rağmen pırıl pırıl hayat dolu gözlerini. Evet o gözleri, doktor olacağım abla diyen o gözleri hiç ama hiç unutmayacağım.

Deniz o gün bana mutluluğu aramaya gerek olmadığını öğretti. Küçük bir çocuğun ışıl ışıl gözlerine bakmanın dahi mutlu olmak için yeterli olabileceğini öğretti.

Bir sonraki denizle randevumda neler yaşarım bilemiyorum. Belki bu seferde bir dedeyle tanıştırır deniz beni. Belki bir kuşla yada sahilde oturmuş hayallere dalmış benim gibi bir yalnızla karşılaştırır bana başka hayat dersleri vermek için.

Sağol can dostum, mavi denizim. Beni anladığın için ve bana gönderdiğin boyacı çocuk için…
 
May 19

Bir İnşirah Ayeti kadar SANA Geldim....




İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah..Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..


“Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(İnşirah/1)


Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.


“Ve yükünü indirip-atmadık mı? Ki o, senin belini bükmüştü.”(İnşirah/2-3)


Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.

“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(İnşirah/4)



Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

“Yalnız Rabbine yönel.”(İnşirah/8)


Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim...

..........

Bir fısıltı Yunus’tan… Kulaklarda zaman zaman…



Hakikat bilirsin
Bir gün ölürsün
Ya niçin verirsin
Özün gümâne






Cevap gelir dillere… İyimser gönüllere: “Benim bunda kararım yok; ben bunda gitmeye geldim.” Ardından bir büyük ikaz; hayal meyal, siyah beyaz:




Berk yapıştın şol dünyaya
Koyup gitmeyesin gibi
Karanu yalınız sinde (kabirde)
Varıp yatmayasın gibi.





Ve bir serzeniş; gelişten sonda gidiş:




Günde birin gide durur
Komşun sefer ede durur
Ecel bir bir yuda durur
Bu dünyaya mağrur nedir





Söz doğrudur, düşünen bilir…Doğruya delil mi istenir? İşte delil, iyi bil:




Şu dünyaya gönül veren
Son ucu pişman olusar
Dünya benim dedikleri
Hep ona düşman olusar





Çevrilir kalpler tebessüme bir dem… İyi niyet akar yüreklere hem… Sıcak mı sıcaktır; duru ve berraktır. Ötelere bir bakış dervişçesine… Hakikat sırrına ermişçesine…




Gelin bugün yanalım
Yarın yanmamak için
Ölelim ölmez iken
Yine ölmemek için





Çünkü,




Ten fanidir can ölmez
Çün gitti mi geri gelmez
Ölür ise can ölür
Canlar ölesi değil





Artık düşün ve karar ver; ki kararın cihan değer:




Bir hastaya vardın ise
Bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele
Hak şarabın içmiş gibi





Ölüm; bir an… Ve duruveren zaman… Varlığın mutlak adeti; herkese eşit adaleti… Ötesi, berisiyle ölçülen hayat… Amansız, gümansız heyhat!... Ölürken hem doğmadır bu; hem biterken olmalıdır…




Soru hesap olmayısar
Dünya ahiret koyana
Münker Nekir ne soralar
Tek olucak cümle murad





Ötesi zaman aşırı bir adım, sonsuzu bunda anladım:





Bu şardan üç yol çıkar
Biri cennet biri nâr
Birisinin arzûsu
Maksûd didâra benzer






Hani ya ayette buyurulur; buyurulur da duyurulur: “Bm. (kıyamet koptuğunda) siz de (ey insanlar) üç sınıf olmuşsunuz. Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağcılara!.. Amel defteri solundan verilenler; ne acıklı durumda o solcular!.. (Bir de üçüncü sınıf ki, onlar hayır işlemekte) ileri geçenler, (cennete girmekte de) ileri geçenlerdir” (Vakıa, 7-10)

Yunus, Koca Yunus!.. Bizim Yunus!.. Ölümden ötesine yolun ve yolculuğun mübarek olsun… Canına rahmet, ruhuna şâdlık dolsun… Güzel söylemişsin; şeker yemişsin ve





Ne tamudan (cehennemden) yer eyledim
Ne uçmakta köşk bağladım
Sen’in için çok ağladım
Bana Sen’i gerek Sen’i






Demişsin. Çünkü inanmışsın Mevlâ’ya ve nihayet ermişsin mânâya:





Mânâ eri bu yolda
Melûl olası değil
Mânâ duyan gönüller
Her giz ölesi değil





Yunus… Emrem Yunus!.. Usta Yunus!.. Nasıl başardın bilsem; sencileyin diyebilsem:





Al gider benden benliği
Doldur içime Sen’liği
Bunda iken öldür beni
Varıp anda ölmeyeyim





Kaç kula nasip olmuş; kaç gönle girmiş dolmuş; şu sadeden de sade ve muhteşem ifade:





Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selâm olsun
Bizim için hayır duâ
Kılanlara selâm olsun




Kimdir ki ölürken bunca fedakâr, ve kimdir ki kula dost, Allah! Yâr?!..
Oruca niyetli bir günde… Bir kuşluk vakti hüznünde,




Aşık öldü deyû salâ verirler
Bir salâ; derinden derunîden…




Taa içler yakan Hüseyinî’den:

Essalâtü vesselâmü aleyk!..



Ötesi?!..
Ötesi,




Öldü diyeler
Kaydım yiyeler
Bir kuş olubam
Çıkam aradan




Gayrı varsın,




Acı dirliğim isteyen
Tatlı dirilsin dünyada




Ve Ulu Tanrı’m,




Kim ölümüm ister ise
Bin yıl ömür ver sen ona





Ve bir fısıltı Yunus’tan… Kulaklarda zaman zaman…





Gelimli gidimli dünya
Son ucu ölümlü dünya





İskender PALA


  • " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
  • Biz neyi ne kadar hak ediyoruz...


    İnsan başına gelen kötü bir olayda veya musibette genelde dış etkenleri suçlar. İşin kolayına kaçıp suçluyu dışarıda arar. Kendi kusurunu görmek istemez. Çoğu zaman da kaderin bu olaydaki hissesini ihmal eder. Şahsi olaylarda böyle olduğu gibi toplumsal olaylarda da genelde böyledir. Toplumlar da insanlara benzer çünkü. Bizim toplumumuzda da olduğu gibi bazen çok temel insani haklar bile elde edilemez. Beşer zulmeder bir şekilde. Ama sebeplerin perde arkasında kaderin adaleti ve bir de ‘hak etmek ’ meselesi vardır. Bu nokta genelde göz ardı edilir.
    Oysa bir şeyi hak etmeyene Cenab-ı Hak O’nu nasip etmez. Bu noktada günümüzde özellikle dini özgürlüklerin elde edilememesinde işin bu ciheti üzerinde daha çok düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. Yani biz toplum olarak özgürlükleri ne kadar hak ediyoruz?
    Yakın zamanda Maide Suresi’nin mealini okurken bu soru geldi aklima. Hz. Musa, İsrailogulları’nı Firavun’un esaretinden kurtardıktan sonra mukaddes toprakları yani Arz-ı Mukaddes’i fethetmek üzere yola çıkar. Arz-ı Mukaddes karşılarındadır artık. Ancak İsrailoğulları korkaklık gösterirler ve savaşmak istemezler.
    Dediler ki: ‘Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.’1
    Mûsa, ‘Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır’ dedi.2
    Allah şöyle dedi: ‘O halde orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme.’3

    Ve İsrailoğulları 40 yıl boyunca yersiz yurtsuz ve de şaşkın bir vaziyette Tih çölünde dolaşmak zorunda kalir. Zira o nesil Arz-ı Mukaddes’i hak etmemiştir. Ancak onlardan 40 yıl sonra orayı hak eden yeni nesile nasip olur Arz-ı Mukaddes.
    Bediuzzaman, 1. Dünya Savaşı gibi bir musibetin neden başımıza geldiğiyle ilgili bir soruya da sebep olarak siyasi olayları veya dış etkenleri göstermez. İslam âleminin namazda, oruçta zekâtta gösterdiği tembelliği yani kaderi cihetteki sebepleri nazara verir. Bu musibetin sebebini ‘Zira yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı.’4 şeklinde ifade eder.
    Yine Bediüzzaman ‘Bir millet cehaletiyle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.’5 der. Tarihi geçmişimize de baktığımızda henüz hakkını arayabilen bir millet olmadığımızı görürüz. Mesela yakın tarihte 27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde yüzbinler Menderes’i meydanlarda karşılarken, darbe olduğunda hiçkimsenin sesi çıkmaz. Halk korkmakta ve hakkini aramayi bilmemektedir çünkü. O kadar ki Menderes idam edildiğinde bile kimseden itiraz gelmez. Demirel’e 12 Mart müdahalesine niçin karşı çıkmadığı sorulduğunda, ‘Karşı çıksaydım arkamdan gelecek halk mı vardı?’ diye cevap verdiği söylenir. Yakın tarihimizdeki bu olaylardan, demokrasiyi ve özgürlükleri ne oranda hak ettiğimiz bir kez daha ortaya çıkar.
    Bediüzzaman ‘Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam…’6 demişti. Ve hürriyetini korumak adına birçok sıkıntılar çekmiş, çok büyük maddi imkânları da reddetmişti. Bugün dindar kesimin elinde geçmişe oranla hayal edemeyeceği ölçüde maddi imkânlar var. Ama ne ilginçtir ki, bu maddi imkânları korumak adına hürriyetler feda edilebiliyor, olmadık tavizler kolayca verilebiliyor. O maddi imkânlar, bizi hürriyetimizi elde etmemizden alıkoyan prangalara dönüşmüş sanki. Ortada çok tuhaf ve ironik bir durum var aslında. Dine hizmet adına elde edilen maddi imkânları korumak için, dini değerlerden vazgeçiliyor, önemli ölçüde tavizler veriliyor. Amaç ve araç yer değiştirmiş adeta…
    Günümüzde bir taraftan şahsi hayatımızda ekonomiyi herşeyden öncelikli meselemiz olarak görüp, diğer taraftan iktidardan hak ve özgürlükleri talep etmek de bence samimi olmadığı için netice vermiyor. Zira Peygamber Efendimiz (SAV) ‘nasıl yaşarsanız öyle idare edilirsiniz’ diye buyuruyor. Dolayısıyla ekonomi öncelikli yaşayan bir milletin ekonomiyi önceleyen, hak ve özgürlükleri arka plana atan bir iktidar tarafindan yönetilmesi de bence çok normal bir durum. Aksi olsaydı anormal olurdu diye düşünüyorum. Zira hak
    etmediğimiz halde bazı şeyleri elde etsek bile o şeyler bizde kalıcı olmazdı. Kısa bir süre sonra yine elimizden çıkardı.

    ‘Hürriyet önemlidir, zira onun için emek harcamak gerekir’ der Cemil Meriç. Uğruna emek harcanmadan, başkasının lütfetmesiyle de elde edilemez hürriyet. Mesela dini noktadaki hürriyetler için Avrupa Birliği’ni tek çözüm olarak görenler, Avrupa Birliği’nin bu husustaki ihlallere karşı gözünü yumması ve pek de umursamaması karşısında eminim hayal kırıklığına ugramışlardır. Oysa bu da kaderin bir işaretidir bence. Yani ‘haklarınızı ancak kendi mücadelenizle ve hak ederseniz alırsınız, hiç uğraşmadan, çile cekmeden, baskasının gelip hazır bir şekilde haklarınızı size teslim etmesini beklemeyin’ manası vardır sanki bu olayların arka planında.
    Bütün bunları ‘toplumdan ümidi keselim’, ‘biz adam olmayız’ manasında söylemiyorum kesinlikle. Ama çözümü bulmak için problemin kaynağını iyi tespit etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Çözüm bence herkesin kendi hayatını, özellikle de doğru islamiyeti ve islamiyete layik doğruluğu hayatına ne kadar yansıttığını gözden geçirmesinde yatıyor. Zaten, Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmuyor mu: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.”7
    Bediüzzaman’ın sistemi degil de fertlerin ahlakını kurtarmayı hedef alan hizmet metodu bu noktada cok manidardır. Haklarımızı elde etmeyi siyasi çözümlerde aramak bence zaman kaybından başka birşey değildir. Bizlerin gerçekten aynada kendimizle yüzleşmemiz ve şu soruya cevap bulmamız gerekiyor: Biz neyi ne kadar hak ediyoruz?
    1. Maide Suresi, 24
    2. Maide Suresi, 25
    3. Maide Suresi, 26
    4. Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 63
    5. Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 28
    6. Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 408
    7. Maide Suresi, 105

    Hasan YÜKSELTEN



    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"

    Örtü ve örtünmek...

     

     

    Hiç kuşkusuz bu Kur'an insanları en doğru yola iletir ve iyi ameller işleyen mü'minlere, kendilerini büyük bir ödülün beklediği müjdesini verir.

     

    (İsra Sûresi:9)



    İslam’ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı? Örtünmenin gayesi nedir? Takva elbisesi ne demektir? Bu zamanda tesettür olur mu?

    Örtünme yaratılışın gereğidir

    Örtünme, insanı zinaya götüren yolları kesen en önemli etkenlerden birisidir. Örtünme fıtridir, yaratılışın gereğidir. Bakınız Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi mealen nasıl izah ediyor:

    Örtünme, kadınlar için gayet tabiidir ve fıtratları bunu gerektirir. Çünkü kadınların kendilerini sevdirmeye, nefret ettirmemeye ve aşağılanmaya maruz kalmamaya karşı tabii bir meyilleri vardır. Sonra kadınların % 60-70’i ihtiyarlık ve çirkinlik gibi sebeplerden dolayı kendisini herkese göstermek istemez. Veya kıskançlık sebebi ile kendinden daha güzellere nispetle çirkin düşmemek ister. Tecavüz ve suçlamalardan korktuğundan, saldırıya maruz kalmamak ve kocası nazarında hainlikle suçlanmamak için fıtraten örtünmek isterler.

    Malumdur ki, insan sevmediği kimselerin bakışından sıkılır, rahatsız olur. Hem ahlaken bozulmamış güzel bir kadın nazik ve hadiselerden çabucak etkilendiğinden bakışlardan elbette sıkılır, hatta bu dikkatli bakışlardan “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp rahatsız ediyorlar” diye şikâyette bulunan pek çok hanım vardır.

    Demek ki, medeniyetin örtünmeye karşı çıkması, bir manada kadınlık âlemine ait tabii ve fıtri kanunlara karşı çıkmasıdır. Halbuki Kur’an örtünmeyi emretmekle birer şefkat âbidesi, sonsuz ve kıymetli bir hayat arkadaşı olabilecek kadınları küçük düşürmekten, aşağılanmaktan, esirlik ve sefillikten kurtarıyor.

    Hem kadınlarda yabancı erkeklere karşı fıtraten bir çekingenlik vardır. Çekingenlik ise örtünmeyi gerektiriyor. Ayrıca kadının tabiatı örtünme ile yabancı erkeklerin şehevi arzularını açmamayı ve tecavüze meydan vermemeyi emreder. Bu gibi kötü düşüncelere dur diyecek aşırılıklara set çekecek olan şey, kadının kalesi hükmündeki tesettürüdür.

    Günümüzde kadının içinde bulunduğu içler acısı durum, gençlerimizin içine düşmüş olduğu ahlaki bunalım ve bu durumun meydana getirmiş olduğu pek fena yan tesirler, tesettür aleyhinde olanların, örtünme emrine “esirliktir” diyenlerin yüzüne karşı şamar gibi iniyor.

    Kadın ve erkek arasındaki gayet şiddetli olan muhabbet ve alaka sadece dünyaya ait bir ihtiyaçtan dolayı kaynaklanmaz. Bir kadın kocasına yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Ebedi hayatta da kadın yine kocasına ebedi bir hayat arkadaşı olacaktır.

    Öyleyse kadının ileride kendisine ebedi bir arkadaş olarak kalmaya devam edecek kocasından başkasına ilgi, alaka ve samimiyet duymaması, kocasından başkasının bakışlarını kendi güzelliğine çekmemesi, kocasını bu hususta darıltmaması ve kıskandırmaması gerekmektedir.

    Çünkü mü’min bir kocanın, kendisinde bulunan iman sebebi ile hanımıyla olan alakası yalnız dünya hayatına ve güzellik vaktine mahsus değil ve geçici bir sevgi de değildir. Bu alaka kadının ahirette kocasına ebedi bir hayat arkadaşı olması yönü ile esaslı ve ciddi bir sevgi, bir hürmetle alakalıdır. Hem yalnız gençlik ve güzellik vaktinde değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik zamanında dahi o ciddi sevgi ve hürmeti taşır. Elbette buna karşılık kadının da kendi güzelliklerini kocasının nazarına has kılması ve sevgisini sadece ona göstermesi insanlık gereğidir.

    Bir ailenin mutluluğu bey ve hanımın birbirine emniyet duyması, samimi bir hürmet ve sevgi göstermesi ile meydana gelir. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık ise bu emniyeti bozar, karşılıklı hürmet ve sevgiyi de kırar.

    Neslin çoğalması herkesçe istenen bir şeydir. Hiçbir millet ve idare bunun aksini savunmamıştır. Peygamber Efendimiz, “Evlenin, çoğalın. Ben kıyamette sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim” (İbn Mace, Nikâh 1) buyurmuştur. Halbuki açık saçıklık evlenmeyi çoğaltmıyor, azaltıyor. (Bugün için bazı Avrupa ülkelerinde evlenme primleri verilerek evlilik müessesesinin diriltilmesine çalışıldığı bir gerçektir.)

    Üstelik memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilemez. Çünkü Avrupa ülkeleri soğuk tabiatlı yerlerdir. Asya âlem-i İslam kıtası ise ona nispeten sıcak memleketlerdir. Bilindiği gibi çevrenin insan ahlakı üzerinde tesiri vardır. Hassas ve alıngan mizaçlı olan sıcak ülke insanlarının şehevi hislerini de devamlı tahrik edecek olan açık saçıklık elbette pek çok suiistimale, israflara ve neslin zayıflığına sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde olabilecek fıtri ihtiyaca karşılık her birkaç günde kendini israfa mecbur zanneder. O zaman her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebeti ile kadına yaklaşmamaya mecbur olduğundan nefsine mağlup ise fuhşiyata da meyleder. (Lem’alar, 24. Lem’a, s. 318-323)

    İslam’ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı?

    İslam’da şekil itibariyle sabit bir kıyafet tarzı olduğu söylenemez. Ne Peygamber Efendimiz, ne de Sahabe-i Kiram için hususi bir kıyafet şekli yoktur. Zaten İslamiyet gibi bütün insanlığı kuşatan evrensel bir dini bağlayıcı kıyafetler içinde değerlendirmek onun evrenselliğine terstir. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatı boyunca giyim kuşamına bakınca tek tip bir kıyafetle karşılaşmayız. Allah Resulü, bazen peştamal, bazen urba, bazen güzel bir entari giyerdi.

    Abdullah b. Cabir şöyle demektedir: “Vallahi ay ışığında üzerinde bir entariyle, gömleğiyle Allah Resulü’nü gördüm. Bir kimse üzerindeki giysiyle ancak bu kadar güzel olabilirdi.” Bir başka sahabi ise bir gün Allah Resulü’nün sırtında gördüğü güzel bir gömleği ister. Allah Resulü de çıkarıp kendisine hediye eder.

    Onun hayatında bir kıyafet standardına, böyle bir telkine rastlamak mümkün değildir. Toplumda genelde kabul edilen kıyafet tarzı neyse Allah Resulü aynısını veya bir benzerini giyerdi. Bazen bunu da değiştirerek ve geliştirerek giyerdi. Bugün giyilen siyah cübbelerin Hz. Peygamber’e dayandırılması da doğru değildir. Allah Resulü genelde göz alıcı beyaz giyerdi. Beyaz, kırmızı, bazen de yeşil giydiği olurdu.

    Kostümün şekline ve rengine takılıp kalınmamalıdır. Bunlar tartışma konusu haline getirilerek asla ihtilafa sebebiyet verilmemelidir. İşte ecdadımız Osmanlılar, İslam’ı almış ve onu kültürümüzle kaynaştırmışlardır. Kılık-kıyafeti ile değil, alması gerekenleri almış, Kayı boyu kendi ülkesinde ne giyiniyorsa onu da devam ettirmiş ve zamanla geliştirmiştir. Pişdonları ve cepkenleriyle ihtişam dönemlerimize ait kıyafetimizle, deriden yapılmış kostümlerimizle de uzun zaman Avrupa’da örnek alınmıştır.

    Örtünme Allah’ın emridir

    Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teala, Nur Suresi’nin 30-31. ayet-i kerimeleriyle İslam’dan önceki bu âdeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadınların –kendiliğinden görünen hariç– ziynetlerini, ziynet yerlerini açmamalarını ve başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.

    Hz. Aişe, “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Yüce Allah, ‘Mü’min kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örttüler” (Buhari, Tefsir-u Süreti’n-Nur 13; Ebu Davud, Libas 33) der.

    Bu ayet-i kerime nazil olunca, ensar ve muhacir kadınların, eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örtmeye acele etmeleri, Hz. Aişe’nın ablası Hz. Esma’nın, ince bir elbise ile Hz. Peygamber’in huzuruna çıktığı zaman, Efendimizin, “Ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını” (Ebu Davud Libas, 32) bildirmesi kadınların yukarıda sayılan ziynet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına işaret etmektedir.

    Yine Hz. Peygamber’in, bileklerinin dört parmak yukarısını işaret ederek “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, ergenlik çağına gelince yüzü ve şuraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açması caiz değildir” (Ebu Davud, Libas 33) buyurması, söz konusu ayetteki emirlerin bağlayıcı olduğuna delildir.

    Burada bir de Allah Resulü’nün “Kâsiyâtün âriyâtün” ifadesiyle anlattığı “örtülü açıklar” üzerinde bir iki cümleyle duralım. Bir hanımın giyinip örtünmesinden maksat, bedenindeki cazibesini gizlemesi, bakanları tahrik etmemesidir. Efendimizin bu ifadelerinden anlaşıldığına göre giyilen şey içini göstermeyecek şekilde kalın olmalı, aynı zamanda vücudun hatlarını da belli etmemeli.

    Örtünmenin gayesi nedir?

    Dinimizin emrettiği örtünmeden maksat, kadının ziynetini ve ziynet yerlerini eşi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabancı erkekler tarafından görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçın, ten renginin veya ziynetlerin görünmesine engel olacak kalınlıkta, vücut hatlarını göstermeyecek nitelikte olması gerekir. Bu konuda, yukarıda meali zikredilen hadis-i şerifler dışında, daha pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır. (Müslim, Libas 34, Cennet 13; Müsned, 2/356)

    Ahzap Suresi’nin 60. ayetinde de “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar” buyurulmaktadır.

    Bu ayette Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafetiyle sokağa çıkmamaları emredilmektedir. Nur Suresi’nin 60. ayetinde ise, yaşlanmış kadınların, 31. ayette örtülmesi emredilen ziynet ve ziynet yerlerini örtmek kaydı ile (manto, pardösü, çarşaf gibi) dış elbiselerini üstlerine almadan dışarı çıkabilecekleri belirtilerek şöyle buyrulmaktadır:

    “Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini, (yabancı erkeklere) göstermeksizin, dış elbiselerini çıkarmalarında, kendilerine bir vebal yoktur. Yine de dış elbiseli olmaları, kendileri için hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.”

    Sonuç olarak, kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri, başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, kitap, sünnet ve İslam âlimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dinî bir vecibedir.

    “En güzel elbise, takva elbisesidir”

    Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ey Âdem’in evlatları! Bakın size edep yerlerinizi örteceğiniz giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik. Fakat unutmayın ki en güzel elbise, takva elbisesidir. İşte bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Olur ki insanlar düşünür de ders alırlar.” (Araf, 7/26)

    Elbiseden de önemli olan, takva duygusu ve hayâ hissidir. Örtülmesi gereken yerleri örtmek, namusu korumanın ilk şartıdır. Allah’ın hikmeti, diğer pek çok canlı varlığın yapısına, hayâ ve örtünme duygusu koymayıp sağlam, güzel ve doğal bir elbise vermiştir.

    Sadece hayâ duygusu verdiği insanı çıplak yaratmıştır. Böylece insan, hem örtünme emrini tutmanın sevabına ermekte, hem de dünyadaki halifelik görevini ispatlamaktadır. Çünkü bütün yeryüzüne yayılan hayvan ve bitkilerden ve diğer maddelerden elde ettiği giyecekleri yapıp giymekle, bütün yaratıklar üzerindeki tasarruf ve yönetme gücünü, halifeliğinin tezahürlerinden birini göstermektedir.

    Örtünme bütün varlıklar içinde yalnızca insana mahsus bir özelliktir. Çıplaklık, insanlığın her döneminde, vicdan ve sağduyu tarafından daima hayâsızlık ve arsızlık olarak nitelendirilmiştir.

    Dinimizin örtünme emri, insanın ruh sağlığını, fıtri (yaratılıştan olan) yapı ve onurunu, toplumun genel ahlakını koruma, insanlar ve cinsler arası ilişkilerde dengeyi gözetme, ayrıca insanın haysiyetine yaraşır bir cinsi hayat ve aile hayatı kurma gibi amaçlara yöneliktir. Örtünme çizgilerinin kadın ile erkek için farklı hükümlere bağlı olması, bu iki cinsin yaratılışlarındaki farklı özellikler gözetilerek yapılmış bir ayırımdır.

    Peki başörtüsü takmayan iffetsiz midir? Şüphesiz başını örtmeyen kadınlarımıza iffetsiz demek mümkün değildir. Ayrıca her başını örten kadına da iffetli demek isabetli olmayabilir. Başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında namuslu ve iffetli olanlar bulunduğu gibi, namus ve iffetten yoksun olanlar da bulunabilir.

    Ancak meseleye İslam ahlakı ve ahkâmı açısından bakarsak, hüküm bir ölçüde değişmektedir. İslam, kadın ve erkeğin vücudunda bazı yerlerin avret olduğunu, bunların yabancılara (namahrem olanlara) gösterilmemesi gerektiğini bildirmiş, insanların gözleri ve elleri ile de zina yapabileceklerine işaret etmiştir. (Buhari, İstizan 12; Müslim, Kader 20)

    Toplum içinde kadının ve erkeğin avret yerlerine şehvetle bakacak insanlar her zaman ve her yerde bulunabileceğine göre, bunu bilen bir Müslüman’ın avret yerlerini açarak dışarı çıkması, İslami namus ve iffet kavramını zedeleyen bir davranış olmaktadır. Başörtüsü de kadının avret yerlerinden olan başını ve boynunu kapatan bir örtü olduğuna göre mesele bu şekilde değerlendirilmelidir. (Hayrettin Karaman)

    Bu zamanda tesettür olur mu?

    Zannediyorum bu soru değişik mekânlarda sizin de kulağınıza gelmiştir. Bir belediye otobüsü içindeydim. Tam önümde iki yaşlı insan oturuyordu. Aralarında konuşuyorlardı. Bu sırada otobüse iki başörtülü genç kız bindi. Yer olmadığı için ön tarafta ayakta dikiliyordu. Önümde oturan yaşlı hanım, yanındaki kişiye koluyla dürterek “Şunları görüyor musun?” dedi. Kadın, “Evet, görüyorum ve çok üzülüyorum. Yazık bu gençlere... Hadi eskiden başımızı örtüyorduk. Ama şimdi modern çağdayız. Hiç bu asırda böyle kılık kıyafet olur mu? Bu çağ dışılıkla bir adım ileri gidemeyiz” diye cevap verdi.

    Maalesef ülkemizde böyle düşünen insanlar da var. Öncelikle şunu ifade edelim ki tesettürün, zamanla hiçbir alakası yoktur. İnsan farklı ve acayip kılık-kıyafete girebilir, ama kafası çalışabilir. Mesela Almanya’da bir dönemde kadın-erkek herkes başlarına kalpak giyiyorlardı. Başına kalpak giyen Alman aptallaşmamış, sanayisi ve tekniğiyle üstün gelmiştir. Düne kadar Avrupa başını kapatıyordu. Onların başlarını kapatmaları, gelişmelerine mani olmamıştır. Bu meselenin devirle hiç ilgisi yoktur.

    Bu meseleyi medeniyetle telif etmek de mümkün değil. “Medeni insan açık gezer” sözü çok anlamsız. Medeniyet, eski devirlere nispeten onlardan, onların tarz-ı hayatından uzak olmak ise, vahşet devri, açıklık saçıklık olarak İslam’ın gelmesiyle terk edilmiştir. İslam gelmiş, tesettürü emretmiştir. Tesettür, cazip hale getirilmiş, mükemmelleştirilmiş, olgunlaştırılmış ve kadının sevdiği bir kıyafet haline getirilmiştir.

    Dolayısıyla medeniyet, çok eski devirlere ait şeyleri yaşamamak ise, bugünkü çırılçıplaklık, İslam’dan evvel Cahiliye devrinde yaşanan şeylerdi. Çırılçıplak, açık saçık dolaşmak şayet medeniyet ise, ormanlarda yamyamlar, tamtamlar göğüslerini de açarak gezmektedirler.

    Kadının kılık kıyafetine şiddetle reaksiyon gösterenler neyi savunuyorlar? Niçin bu konuda ısrar ediyorlar? Bunu anlamak mümkün değil. Zannediyoruz ki bu düşünce sahipleri, başkaları hakkında bir hüküm olarak savurdukları yobazlık içinde kendileri bocalamaktadırlar. Yobazlık, delilsiz, mesnetsiz bir kısım iddialara kalkışmak demektir. Mü’minin iddia ettiği şeylerde, delili çok kuvvetlidir.

    (Bkz. Gençliğin Cinsellik İmtihanı, M. Ali Seyhan, NESİL YAYINLARI)


     

     

    Ölüm gözyaşlarının suladığı hakikat.

    Ölüm dört başı mamur bir  rahvan at.

     

    Gelince gece vakti ötelerden bir çağrı.

    Çare etmez kara eller ile tutmak bağrı

     

    Örülse iştiyak ile yıllar yılı bir ulu sur

    Ne mümkün ona diyebilecek gelme-dur 

    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"

    May 16

    MUTSUZ EV HANIMLARI...

     
    Aylin Hanım 30 yaşında, üniversite mezunu. Bir muhasebe bürosunda çalışıyor. İki çocuk annesi. 1997’de Arif Bey’le tanışır. Henüz üniversite öğrencisiyken evlenmeye karar verirler. Aylin Hanım, okulunu bitirdikten sonra ilk çocuğu Eren’i, bir yıl sonra da ikinci oğlu Emre’yi dünyaya getirir. O dönemde maddî manevî sıkıntılar çeken genç çift, zaman zaman ‘ayrılma kararı’ alsalar da çocukları için bu ‘mutsuz’ birlikteliği sürdürürler. Oğulları biraz büyüyünce Aylin Hanım çalışmaya başlar. Böylece ailenin geçim sıkıntısı biter. Fakat geçen zaman ‘yorgun çift’in ilişkisini daha da yıpratır. Arif Bey’in ilgisizliği yüzünden Aylin Hanım kendini çok yalnız hisseder. Gazete eklerinden birinde okuduğu haberle ‘kendince’ bu yalnızlığına bir çözüm bulur. Şüphesiz bunun zamanla daha büyük sıkıntılara sebep olacağını bilmeden…

    Aylin Hanım, bir psikolog desteği alıyor bugün. Kendi iradesiyle bir türlü bırakamadığı “chat” hastalığını yenebilmek için… Yıllar önce çocukları için ayrılmadığı eşinden uzaklaşıyor, evli kalmak istemiyor çünkü. Üstelik sanal arkadaşlıklara müptela olmak sosyal ilişkilerini de olumsuz etkiliyor. Bilgisayar başında tükettiği saatler onun uykusuz kalmasına, çocuklarıyla yeterince ilgilenememesine, iş hayatında dikkat dağınıklığı yaşamasına sebep oluyor. Hasılı, Aylin Hanım bu kötü alışkanlığının bedelini ağır ödüyor.

    ONUNKİ ÇOK MASUM BAŞLAMIŞTI

    Aylin Hanım, kadınlar arasında hızla yayılan internette sohbet (chat) hastalığının ne ilk ne de son kahramanı. Her geçen gün artan boşanma oranları da hastalığın hızla yayıldığının bir habercisi. Zeliha Hanım’ın chat hastalığı ise çok masumane başlıyor. 13 yıllık eşine ve iki kızına hep daha iyiyi sunmayı kendine görev edinen fedakâr eş, arkadaşlarının tavsiyesiyle orijinal yemek tarifleri için internet sitelerinde gezinmeye başlıyor. Bir gün küçük kızı için değişik pasta tarifleri ararken yan tarafta sürekli yanıp sönen kutucuk ilgisini çekiyor. Bir de ‘Burada kendinizi yalnız hissetmeyeceksiniz’ yazısı… Merak ediyor ve sohbet odasına çeşitli yönlendirmelerle üye olup giriyor. Sonra da hayatı değişiyor yavaş yavaş.

    Peki, neden evli bir hanım sanal dostluklardan medet umar? Bu konuda uzmanların çeşitli görüşleri var. Görüştüğümüz psikolog ve psikiyatrların üzerinde birleştikleri trajik gerçek, sanal âlemden zamanla vazgeçemeyen kadınların yüzde 35-40’ı, geçmiş dönemde eşleri tarafından küçük ya da büyük ihanete uğramış hanımlar. Yaşadıkları hayal kırıklığını unutamadıklarından, sanal âlemde tanımadığı erkeklerle sohbet ederek eşinin yaptıklarına ‘güya’ karşılık veriyor. İlk zamanlar ‘nasıl olsa verdiğim bilgiler yanlış, oradaki ben değilim ki!’ dese de ucundan kıyısından girdiği sanal dairenin içine zamanla dâhil oluyor, çoğu zaman da yaşadığı zaman ve mekândan kendini soyutluyor.

    Aile Terapisti Psikolog Yasemin Uçal, sohbet odaları sebebiyle boşanan çiftlerin sayısının bilinenden beş kat daha fazla olduğu görüşünde. Ona göre, günümüz kadınları manevi anlamda kendini ihmal ediyor. İçlerinde büyük boşluklarla yaşıyor. Eğer bir kadın eğitim seviyesi, bilgi ve birikim noktasında kendini ifade etmekte yetersiz kalıyorsa, sanal âlemde seviyesine uygun birilerini rahatça buluyor. Bir de hızlı hayat tarzı insanların sıkıntılarını artırıyor, artık kimse kimsenin sorunlarını dinlemek istemiyor. Biri derdini anlatmak için ağzını açsa karşı taraf ondan çok konuşup dertleri sıralamaya başlıyor. Oysa sanal dünyada bireyler kendilerini dinleyebilecek birilerini muhakkak buluyor. Çünkü sohbet odalarına girenler konuşmak, dinlemek ve dertleşmek için oradalar.

    “Bazı insanlar alışkanlık geliştirmeye yatkındır. Yüz kişi internetle haşir neşir olur; ama 10’u alışkanlık geliştirir.” diyor, Sema Hastanesi’nden Psikiyatr Prof. Dr. Hamdi Tutkun. “Mutsuz insanlar chat yapar.” kanaatine katılmayan ve bunun bir kişilik tarzı olduğunu belirten Prof. Tutkun’a göre insanlar her zaman paraya ihtiyacı olduğu için değil, kişilik özellikleri sebebiyle de at yarışı, kumar oynar. Chat de bunun gibi. Ahlâkî değerleri hafife almakla bağlantılı yani… “Kişi yalnız değildir, mutludur da. Ama aile bağlarına, eş sadakatine inanmayan ya da bunu hafife alanlar için bu davranışın olumsuz bir tarafı yoktur.” diyor. Aylin Hanım ise Hamdi Bey’e katılmıyor. Kendisinin mutsuz olduğunu, eşiyle olan sıkıntılarının onu sanal âleme ittiğini iddia ederek, yaşadıklarından eşini de sorumlu tutuyor.

    “ARTIK HAKİMLER CHAT KONUŞMALARINI DİKKATE ALIYOR”

    Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün istatistik verilerine göre Türkiye’de 1990’da 25 bin 712 olan boşanma sayısı 15 yıl sonra 88 bin 736 olmuş. Yani yüzde 245 oranında bir artış söz konusu. Peki, chat sebebiyle boşananların oranı ne? Türkiye’de bu konuda tutulmuş bir istatistik yok maalesef. Avukat Halim Yılmaz, önceden mahkemelerde chat yazışmalarının delil olarak kullanılamadığını, fakat günümüzde bu sebeple boşanmak isteyenlerin oranı artınca hâkimlerin artık sanal konuşmaları dikkate almak zorunda kaldığını söylüyor. Mahkeme açısından yazışmaların en az 6 ay, hemen her gün yapılmış olması önemli. Yılmaz, evlilik soyut olsa da nikâhla birlikte evliliğin sadakat, sorumluluk, geçim, cinsellik gibi somut temellerinin olduğunu ve bu temellerden bir ya da birkaçına zarar gelmesinin boşanma gerekçesi olabileceğini belirtiyor.

    Kadın-erkek arasında geçen sanal konuşmalarda bir kadının ancak eşine söyleyebileceği sevgi ve bağlılık cümleleri, sadakatsizliğe varacak ifadeler, tahrik unsuru oluşturacak görüntü ya da söylemler davalarda kullanılan materyallere örnek gösteriliyor. Avukat Halim Bey, karşılaştığı vakalardan yola çıkarak evli kadın ve erkekler arasında sanal sohbetin çok yaygın olduğunu söylüyor: “Taraflardan biri sanal âlemin müptelası olduysa; eşini, çocuğunu ihmal ediyor, evliliğin gereklerini yerine getiremiyor. Ondan sonra da mutsuzluk, huzursuzluk, geçimsizlik başlıyor. Sanal dünyaya açılan bir kapı evlilik hayatını altüst etmeye yetiyor. Özellikle bu tarz sebeplerle boşanmak isteyenlere mahkeme (çiftin isteğine bağlı olarak) psikologlarla görüşmeyi tavsiye ediyor. Eğer terapilerden sonra çift hâlâ ayrılmak istiyorsa o zaman boşanma kararı veriliyor.”

    İKİ ÇOCUK ANNESİ SANAL ÂLEMDEN VAZGEÇMEDİ, EŞİNDEN BOŞANDI

    Psikolog Yasemin Uçal’a göre, sanal alemle bağlarını koparmak maksadıyla terapi desteği alanların yarısında tedavi sonuç vermediği için çiftler boşanıyor. Evliliğe devam edenlerde ise erkekler çok zor durumda kalıyor. Görünmeyen biriyle âdeta savaşıyor, düşmanlık yapıyor, mutsuz oluyor, cinsel hayatları olumsuz etkileniyor. “Yakın zamanda terapilere gelen bir hanım, 3 ve 5 yaşında iki çocuğu olmasına rağmen, sanal âlemden kopamadı ve eşini artık sevmediğini, istemediğini söyleyerek boşanmaya karar verdi.” diyor. Oysa sanal dünya saplantısından kısa sürede kurtulan Zeliha Hanım, eşinden boşanmayı hiçbir zaman düşünmemiş. Kurduğu sanal dostlukların ona bir yarar sağlamadığını zaman içinde anlamış. Ama doğru olmadığını bile bile evde her yalnız kaldığında gözü bilgisayara takılmış. Bir ay kadar kendi iradesiyle bu sorunu aşmaya çalışmış. Bakmış olmuyor, bir arkadaşının önerisi üzerine psikologdan yardım almaya karar vermiş.

    Zeliha Hanım terapilerde ilerleme kaydedince seanslara eşi Ahmet Bey de katılmış. Şimdi bilgisayar bile görmek istemediğini söyleyen Bursalı Zeliha Hanım, eşiyle yaşadığı sorunları şöyle anlatıyor: “İlk zamanlar önüme gelen herkesle konuşuyordum; ama hiçbir zaman gerçek kimliğimi vermedim, korktum. Zamanla belli bir arkadaş grubum oldu. İçlerinde erkekler de vardı. Yazılarla konuşmak, kelimelerin ardındaki insanlara sevgi duymak bana esrarengiz gelmişti. Eşim işe, çocuklar da okula gider gitmez bilgisayarın başına oturup neredeyse akşama kadar kalkmıyordum. Eve gelen giden olursa bilgisayarı kapatıyordum ancak. Akşamları girmezdim ama aklım hep orada kalırdı.”

    Zeliha Hanım’daki değişimi fark eden Ahmet Bey, sorunun nereden kaynaklandığını anlamaya çalışır ilk önce. Karşısına çıkan tablo onu hem şaşırtır hem de üzer. Zaten eşinin yardım almak istemesi de bu üzüntüden sonra başlar. Ahmet Bey’in yaşadığı güven sorunu terapiler sayesinde aşılır. Ayrıca ayrıldıklarında arkalarında kalacak kızları, Zeliha Hanım’ın pişmanlığı ve bilmeden böyle bir yanlışa yelken açması da çiftin beraberliklerini kurtarmalarında etkili olur.

    İnternet kullanımının artmasıyla başlayan bu tür problemler hakkında değerlendirme yaparken, Prof. Hamdi Tutkun önemli bir noktaya da temas ediyor: “Her kullanıcıyı ‘zararlı’ görmek doğru değil. Fakat evde işler yolunda gitmiyor, eşler arasında huzursuzluk ve tahammülsüzlük varsa, çiftlerden birinde depresyon hâli gözlemleniyorsa, kadın geçmişte aldatılmışsa, aile reisi ara ara ufak kaçamaklar yapıyor, eşi de bunları hissediyorsa bu şartlar altında bir anda bilgisayara sarılan hanımların davranışlarını gözlemlemekte fayda var. Sebep ve sonuç ilişkisi her zaman önemlidir.”

    Kendini kısa sürede sanal âlemin merkezinde bulan Aylin Hanım, genelde erkeklerle konuşmayı tercih eder sohbet odalarında. Yıllardır onu anlayamayan eşinden bıkıp usanmıştır çünkü. “Nasıl olsa gerçek değil.” düşüncesi onu rahatlatmış ve “eşimi aldatıyorum” diye düşünmemiş hiç. Zamanla dostluk adı altında kurulan diyaloglar yön değiştirmiş. Hem karşı taraf hem de onun açısından. Zaten pamuk ipliğine bağlı, çocuklarının hatırıyla ayakta durmaya çalışan evlilikleri biraz daha yara almaya başlamış. “Kocamla tartıştığımızda ev ortamını germezdik. Yaşadığım tüm gelgitler evin huzurunu kaçırmaya yetti. Küçük kızım aramızda geçenlerden psikolojik olarak etkilendi. Yemek yiyemiyor, sürekli istifra ediyordu. O zaman anladım nasıl bir çukura düştüğümü, sevdiklerimi de oraya sürüklediğimi…” sözleriyle anlatıyor duyduğu pişmanlığı. “Hiç kimse ‘gerçek kimliğimi vermiyorum’ diyerek vicdanını rahatlatmasın. Zaman içinde gerçek kimliğinizi verecek duruma geliyorsunuz. Yalancı dünyada kurulan tüm dostluklar zararlı arkadaşlıklara dönüşmeye mahkûm.” sözleriyle de bu hastalığa karşı herkesi uyarıyor.

    KADINLAR FITRAT KODLARINI UNUTMAMALI

    Peki, sanal yolculuğa çıkmış biri nasıl geri dönebilir? Yasemin Uçal’a göre, kadınlar acilen kimlikleriyle barışmalı, önce kadın sonra anne ve eş olduklarını unutmamalı. Çünkü günümüz hanımlarının çoğu, fıtrat kodlarını bozdukları için ellerindekilerle mutlu olmayı başaramıyor, eş olmanın, anne olmanın ulviliğini kavrayamıyor, mevcut hâlinden sıkılıp yeni arayışlar içine giriyor. Kadınların kendilerini bilgi, kültür, ahlâk, psikoloji yönlerinden ve sosyal anlamda geliştirmeleri gerektiğine değinerek, “Bir kadın maddi ve manevi yönden gelişimini ömrünce noktalamamalı. Eğer noktaladıysa hemen harekete geçmeli. Mesela kitap okumalı, dinî hassasiyetlerine, mahremiyet duygusuna önem verip bunlara sahip çıkmalı, fıtrat kodunu öğrenip onlar doğrultusunda hareket etmeli.” diyor.

    Psikiyatr Hamdi Tutkun, bu tür rahatsızlıkların aile içine sızmadan halledilmesinden yana. Çünkü eşler arasında güven sorunu çıkabilir. “Tedaviden çok tedbirler önemlidir” diyen Tutkun’un yaptığı tavsiyeler şöyle: “Kişi kendi iradesiyle savaşmamalı. İnsan iradesi zayıftır. Önce evden bilgisayar çıkarılmalı. Eşler aynı evde birbirinden bağımsız uzun süre vakit geçirmemeli. Evde bilgisayar varsa çiftler farklı giriş şifreleri kullanmamalı, her şey şeffaf olmalı. Eğer biri cep telefonunun karıştırılmasından hoşlanmıyorsa bu tarz şeylere meyli var demektir. Yaşananlar dar dairede kalmalı. Bilen çok olursa affetme de zor olur. Chat müptelası olan hanımların yüzde 40’ının kocasına ‘Aynıyla karşılık verme’ niyetiyle sanal âleme dâhil olduklarını da unutmamalı. Erkekler de davranışlarını kontrol altına alıp hanımlarına bu tarz yanlışlar yapmamalı.”



    CHAT YAPMANIN DİNEN HÜKMÜ NEDİR?

    Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden İslam Hukuku Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Eskicioğlu’nun konuyla ilgili görüşleri şöyle: “İradeli her hareket dindir. İradeyle yapılmış her davranışın hesabı verilecektir. Hanefi fakihi Serahsi, bir kadınla erkeğin edep dairesinde karşılıklı oturup konuşmasında bir sakınca görmez. Ben de bunu savunuyorum. Chat belki karşılıklı konuşma değil. Ama internette kadın-erkek karşılıklı sohbet ettiğinde; birinden biri konuşulanlardan etkilenip tahrik olabilir, çünkü zamanla sohbetlerin nereye gideceği belli olmaz, bunun garantisi yoktur. İnsan iradesi zayıftır. Kişi kendini kaptırabilir. Birey ancak nikâhlı eşiyle paylaşabileceği mevzuları sanal ortamda konuşuyorsa psikolojisi, sosyal düzeni bozulur, dinen de kaybedenler arasında olur. Kadın ya da erkek ilgi, sevgi ihtiyacını sanal ortamda karşılıyorsa; eşine karşı bağlılığı her geçen gün azalır ve evlilik biter. İslam dininde aklı, malı, nesli, korumak esastır.”



    İNTERNETTE BAŞLAYAN, KANLA BİTEN BİR AŞK

    Eskici Türkü Bar’da garsonluk yapan Nebil Örgen (23), Burdur’da yaşayan Zeliha Özsarı (20) ile internette bir arkadaşlık sitesinde tanışır. Bir süre sonra birbirlerini görmek isteyen iki sevgiliden Zeliha, Adana’ya Nebil’in yanına gelir. Ailesinin istememesine rağmen genç kızı evinde misafir eden Nebil, bir hafta sonra, barda çalıştığı bir gece dışarı çağrılıp kafasına sıkılan kurşunla yaralanır, kaldırıldığı hastanede 2 gün sonra hayatını kaybeder. Katil zanlısı ile boğuşan bar sahibi Ömer Beyazçiçek, saldırganın elinden cinayette kullandığı silahı almayı başarır; ancak saldırgan kaçar. Gözaltına alınan Zeliha Özsarı, “Nebil, beni Adana’ya davet edip evlenmek istediğini söyledi. Ben de her şeyi bırakıp yanına geldim. Ancak Nebil’in ailesi ilişkimize sıcak bakmadı. Babama Adana’ya geldikten sonra telefon edip yerimi ve Nebil’in ne iş yaptığını söyledim. Olumlu bakıp destek için 500 YTL para gönderdi. Her şeyin yoluna girdiğini düşünmeye başlarken, Nebil’in ölüm haberiyle dünyam başıma yıkıldı,” diye konuşuyor.



    CHAT ARKADAŞINA KAÇAN EVLİ KADINI KOCASI ÖLDÜRDÜ

    Almanya’nın Bergkamen kentinde yaşayan Keçiborlulu Ahmet Karaosman, kendisinden ayrılmak isteyen iki çocuk annesi 16 yıllık eşi Emine Karaosman’ı (36) boğarak öldürür. İnternetteki arkadaşı Uğur Ö. (27), Emine ile altı aydır ‘yasak aşk’ yaşadığını iddia ediyor: “Emine ile internette tanıştık. Önceleri tavla oynuyorduk. Daha sonra görüntülü sohbet başladı. İlk gördüğümde ona âşık olmuştum. O da aynı şekilde beni seviyordu. Evliydi ama kocasından boşanmak istiyordu. İnternette her gece sabaha kadar sohbet ediyorduk. Kocası o sıralar hastanede yatıyordu. Gün geçtikçe birbirimize daha çok bağlanıyorduk. Bir konuşmamızda ‘Yanına gelmeyi çok istiyorum’ dedi. Maddi sorunları olduğu için, arkadaşlarından borç para alarak bir aylığına yanıma geldi. Sonunda benimle olan ilişkisini kocasına anlatmış. ‘Artık bu evliliği bitirelim. Benim sevgilim var’ demiş. Sonra da cinayet gecesi kocası hem ağlamış hem de onu öldürmüş. Ben haberi Emine’nin kızından aldım. ‘Uğur abi, annemi de babamı da sen aldın elimizden’ dedi bana.”



    SEKRETER KIZIN KATİLİ CHAT ARKADAŞI ÇIKTI

    Sinop’ta, Ocak 2006’da öldürülen 22 yaşındaki sekreter Özlem Güney’in katili, chat yaparken tanıştığı vergi memuru Hüseyin Göklerinoğlu (46) çıkar. Sekreterin bilgisayar kayıtlarını inceleyen polis, 1,5 yıl süren takibin ardından cinayet sanığına ulaşır. Sırtından ve boynunun sol kısmından bıçaklanmış hâlde bulunan Özlem’in katiline ulaşabilmek için polis, genç kızın bilgisayar kayıtlarından edindiği bilgilerle, aralarında Göklerinoğlu’nun da bulunduğu şüpheli 8 kişiyi gözaltına alır. Sonra delil yetersizliğinden gözaltına alınanların tümü serbest bırakılır. Ancak polis sabırla araştırmasını sürdürür. Şüphelerin odağındaki Hüseyin Göklerinoğlu’nun telefonunu dinlemeye alır. Cinayetin üzerinden 1,5 yıl geçtiği için, olayın unutulduğunu düşünerek telefonda rahat rahat konuşan vergi memuru, çelişkili ifadeler kullanınca yakayı ele verdi. Sorgulamasında Özlem Güney’i öldürdüğünü şöyle itiraf eder Göklerinoğlu: “Nisan 2000’de internette chat yaparken tanıştık Özlem’le. Bir süre sonra telefonla görüşmeye başladık. Tanışmak için bürosuna gittiğimde tartışmaya başladık. Sinirden deliye döndüm. Sehpa üzerinde bulunan bıçağı vücuduna rastgele sapladım. Bıçağı da rıhtım bölgesinde denize fırlattım.”

    Aksiyon

    İĞNENİN UCUNDAKİ DEV...

    ’Hiç iğnenin deliğinden hayata bakmayı denediniz mi? Ben mi? Denemiştim. Ne mi gördüm ?Koskocaman bir hiç.’’ Elindeki makaleyi okurken aklına takıldı , acaba o denemiş miydi ? Ruhu ve bedeni amansız bir tartışmaya girmişti adeta , bu tartışmanın sonucunda ne galip ne de mağlup taraf vardı , sadece tek bir sonuç var elinde . Evet , o bunu hep yapıyordu. Esasında ne kadar da zordur değil mi iğnenin küçücük deliğinden tüm kainatı görmeyi ve onun güzelliklerini tek bir odak noktasıyla farkedebilmeyi beklemek . Bu öyle bir imkansızlıkdır ki tıpkı dünü geri getirebilmek , yarının ne olacağını tahmin edebilmek gibi.
    Tüm bu düşünceler zihninden hızla akıyordu . Gözlerini açıp kapatmasıyla kendisini birden ağlayarak yerine oturduğu , ailesinden ayrıldığı için suçlu bulduğu otobüs koltuklarından birinde buldu . O otobüsün koltukları nelere şahit olmuşlardı kim bilir ? Kimileri uzun süredir görmediklerine kavuşmak için kimileri sevdiklerinden ayrılmak için ve belki de terk ettiği şehri bir daha görmemek üzere. O koltukların bir dili olsaydı , neler anlatırdı kimbilir ? Şimdi o da hiç bilmediği bir şehre gitmenin korkusuyla , ardında sevdiklerini bırakmanın hüznünü yaşıyordu . Yol kenarındaki o beyaz çizgiler hızla geçtikçe, sanki onun da hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçip gidiyordu. Liseye ilk başladığı günü , annesinin binbir zahmetle yaptığı yemekleri yememek için yaptığı kaprisi, manevi kardeşleriyle yaptığı haylazlıkları , okuldan ilk firarını ve çektiği ilk kopyayı…. Nasıl unutabilirdi ki? Sanki o şehre doğru giden her bir kilometrede onun bu anılarını çalıyordu. Ya ayağım acıdı kim bıraktı bunu ortalığa diye kızıp sinirlendiği televizyon kumandası bile gözünde tütüyordu. Hayat hala onunla savaşmak istiyordu . Ne zaman usanacaktı hayat ? O daha kimilerine göre yolun başında bıkıp usanmıştı ama o …. Hayat , işte o idi onu iğne deliğinden bakmaya zorlayan . Hani vardır ya her şey üstüstüne gelir . Radyoda çalan anne şarkısı . İçinde birşeyler eriyordu , sanki o şarkının sözleri hiç bitmeyecek gibiydi ve adeta suratına tokatlar indiriyordu. ‘’Ne vardı ki dün o televizyonu o kadar çok izledim , annemle zaman geçirseydim ya!!Ne güzel annem dün bu saatler …..’’ İşte bu cümlenin arkası bir türlü gelmez.Kelimeler usulca yerini önce boğazda bir acıya ardından göz yaşlarını bırakır . Yok ağlamayacaktı , ne demişti kahramanı ona ? ‘’Sakın ağlama…! ‘’
    Önce sağa sonra sola ufak bir sallanma ile kendisine geldi. Otobüsün tekeri kocaman bir çukura isabet etti , belkide şoförde ardında bıraktığı evlatlarını düşünüyordu ki dalıp gitmişti.Cılız bir ses onu kendisine getirdi. Başını ses doğru çevirdi. Keşke bakmasaydım diye içinden geçirdi . Rüyasında devler , cadı kazanları gören bir çocuk başını babasının dizlerine koymuş, bir taraftanda babasının baş parmağını sıkıca tutmuş uyuyordu. Babası da çocuğunun rüyasında birşeylerin mücadelesini verdiğini anlamış olmalıydı ki , diğer eliyle çocuğun cılızca çıkan ‘’baba’’ sözünden sonra başını okşamaya başladı. Çocuk gözlerini hafifçe araladı , gülümsedi ve….Aldığı güvenle devin karşısına çıkmaya hazır cesur asker , meydan okumaya geri döndü. Gözlerin birbirine kenetlendiği o saniyeden sonra , uzun şapkalı cadı ya da yeşil yaratık gelse kaç yazar? İşittiği azarı kendisine yediremeyen cezalı bir afacan edasıyla gözlerini havaya kaldırdı.Peki onun kahramanı neredeydi? Y a o siyah şapkalı cadı ya da yeşil dev gelse onu kaçırsa , kör kuyuya atsa … Kahramanı çok uzaklarda nasıl yetişecekti , o odun ateşinde pişmeden önce?
    -Su alır mısınız?
    -Evet, teşekkür ederim
    -Sanırım kötü bir rüya görüyordunuz efendim?
    - Sanırım….
    Muavindi onu bu korkulu rüyasından uyandıran. En son onu kabustan uyandıran kahramanı olmuştu ve o su vermişti hemde geçen hafta tam bugün bu saatte.Ahhh… bu yolculuklar yok mu? Nasıl bir şeytandır insanın acılarını bir tokat gibi suratına vurur.
    Boğazında bir yanma hissetti, etrafta kimse var mı diye bakındı . Kendi kendine söylenerek ranzasından indi . Tam düşmekten korkarken , ayağını masaya çarptı . Saate baktı saat 5 civarıydı . Dışarısı pembe bulutların ardındaki gizli bahçe gibi bembeyazdı.
    -Vay be, zaman ne çabuk geçmiş? Geçen hafta bu saatlerde rüyamda cadılara meydan okurken , mavi pelerinli yan karakter su vermişti de uyanmıştım. Şimdi ise su verecek ne kahramanım ne de yan karakter var..Derin derin nefes aldı seri bir hareketle koskoca şehirde yalnız başına kalabildiği ; evi , yurdu, hayalevi, dünyası kısacası yatağına yattı. Yeni bir günün neler getireceği , hayatından neleri götüreceği düşünceleriyle yatağına biraz daha yüklendi . Acaba değer miydi ki ,bir saat sonrasında yaşama garantisi olmamasına rağmen .Yine zorluyordu, o iğnenin küçücük deliğinden hayata bakmaya ve her şeyi görmeye.
    Kendisini birden bir insan çığının içinde buldu , sürekli gülümsüyordu. Üzerinde mavi , kırmızı ve beyazın oluşturduğu bir pelerin ve mavi bir kep vardı. Herkes ona bu muhteşem üçlünün çok yakıştığını söylüyordu. Başını çevirdi , ne kadarda korkardı başını çevirmeye. Birisi sırtını dönmüş , sağ elinin yüzüne götürüyordu . Merak etti , yanına gitti.
    -‘’Hayatımda sahip olabileceğim en güzel hediye sendin , bugün sen de bana bir hediye ettin prensesim’’
    - Babacığımm!!!!
    -‘’Seninle gurur duyuyorum’’
    Ölüme çare bulunsa bu kadar mutlu olunabilinirdi ancak ve ancak…
    Gülümsüyordu uyandığında, bu bir ilk ,yeni güne gülümseyerek başlaması. Ya dipsiz mağarada devlerin onu odun ateşinde pişirmelerine izin verecek ya da iğneyi o devlerin ellerine batırıp onlardan kurtulacaktı……

    Ben anneme baktım Rabb'imde bana baktı...

    Yazar Hekimoğlu ismail anlatıyor:

    Erzincan’daki evimiz büyük bir avlunun içindeydi. Gece avlu içinde giderken, gaz lambası kullanırdık. Ben de pilli fener aldım. Annem, feneri kullanınca o kadar dua etti ki… Hayatın tadı tuzuydu anamın duaları… Aldığım şey beş kuruşluktu; ama annem çok sevinmişti.

    1939 Erzincan depreminden sonra, anneme psikolojik bir hastalık geldi. çok zor günler geçirdi. Onu bazen sırtlayarak, bazen bisikletime bindirip doktora götürürdüm. Bu yaptığım işlerin bütünü annemi çok mutlu ederdi. Annemin çok duasını aldım. Bu duaların hayatım boyunca bana destek olduğunu hissetmişimdir. Annem bana “Boş keseye el sokmayasın” diye dua ederdi. ömrüm boyunca geçim sıkıntısı çekmedim. şunu demek istiyorum; ben anneme baktım, Rabb’im de bana baktı! Pek çok tecrübelerle görülmüştür ki, anne-babasına hürmet eden, daha güzel bir hayat yaşamıştır. ALLAH her şeyi görüp biliyor. Anne-babasına iyi davranana ALLAH mutlaka lütfeder. O hürmet olmasa, insanlık yerlerde sürünür. Türkiye’de yaşlı, hasta, bakıma muhtaç yüzlerce ana baba var. Bu insanlar sokağa atılsa, milletin hali ne olur?

    Ebeveyne hizmet, insanın rızkını çoğaltır. Bir süre önce ziyaretime birisi geldi. “Ben anama çok iyilik ettim ama zengin olmadım” dedi. Kardeşim burada anlatılmak istenen, geçim zorluğu çekmemektir ki, önemli olan budur. önemli olan, kimseye muhtaç olmayacak kadar malın olmasıdır. En hayırlı mal, yetecek kadar olan maldır. Nice zenginler var ki bir simide hasret. Ana-babaya iyilik edenin ağız tadı olur.

    Bir adam anasına demiş ki, “Ana, sen bana ne verdin, süt verdin. Ben sana kilolarca süt vereyim, ödeşelim!” Annesi ağlamaya başlamış, “Ben sana sadece süt mü verdim?”

    Hasta ana-babaya bakmak zordur, insan yaşlandıkça tenkitleri artar, çocuklaşır, amma hep söylüyoruz, CENNET UCUZ DEğiL! ALLAH’tan sabır dilersek, işimiz kolaylaşır inşALLAH. ömrünü ana-babasına bakarak geçiren kişinin ömrü ne güzel ömür… Bir sahabe, Rasulullah’a “Annem-babam öldükten sonra onlar için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sormuş. Efendimiz de “Evet, onlar için dua ve istiğfar etmek, verdikleri sözü yerine getirmek, dostlarına ikram etmek, yakınları onlar vasıtasıyla olan kimseleri ziyaret etmek, ikramda bulunmaktır.” buyurmuş.

    Evladın ibadeti ana-babaya da sevap kazandırır. Peygamber Efendimiz (sas) konuyu şöyle özetlemiş: “Ana-baba, cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı zayi et, dilersen muhafaza et!”

    (Zaman Gazetesi, 2008)

    Kalp kırmak...

    Doğan CÜCELOĞLU'NUN , Eğitimindeki    katılımcılarla bir konuşmasından
    alıntıdır. 

    Doğan Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?
     
    Bir Katılımcı: Hocam ALLAH'a Şükür bildiğimiz kadarıyla yok.

    Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı
    milyar insanın da başına geleceği garanti  bir şey söyler misiniz?

    Cevap: (neredeyse otomatik olarak çıkar: ÖLÜM

    Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği
    kaçınılmaz olan tek şeydir.

    Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir ama bundan sonra
    başa gelmesi kesin olan tek şey  ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir.

    Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi?

    Katılımcılar: (Burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlarlar)
     
    Cüceloğlu: Öleceğim belli ise , benim ölümcül bir hastalığım olduğuda açıktır...

    Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?

    Katılımcılar: Hayır
     
    Cüceloğlu: Bu saniye içinde olma olasılığı var mı?

    Bir Katılımcı: Evet var.
     
    Cüceloğlu: Ya Yarın ?

    Bir Katılımcı: Evet.

    Cüceloğlu: Ya 30 yıl sonra?

     Bir Katılımcı: Olabilir.
     
    Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ  salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?

    (Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü; genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.)

    Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim  bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? , Var mıdır böyle bir
    garanti?

    Bir Katılımcı: Yoktur Hocam.
     
    Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?

    (Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar) ve Bir Katılımcı:

    Hocam konuyu değiştirsek?
     
    Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence.

     

    Peki, acaba  bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu  bilseydiniz,o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz?

    Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?
     
    Bir Katılımcı: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.
     
    Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza
    yaslanın,gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz?

     

    Aynı  iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı
    konular,tartışma yada gerginlik yaratırmıydı  Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir 'Seni gerçekten çok seviyorum' demeye ne gerek var diye düşünürmüydünüz  Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?

     (Burada bazı katılımcılar ağlıyordur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız  olduğunu şimdi fark etmişlerdir)

    Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz,  kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli,
    hangilerinde 'Şimdi kalbini kırdım, ama  zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim' diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz.  Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
    >


    > *** ÖMER HAYYAM'IN DİZELERİ ***
     
    İNSAN yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
     
    Bunlar için didinmene bir şey denmez.
     
    Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
     
    Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.
     
     
    Ailemiz , Yakınlarımız , Sevdiklerimiz , İş arkadaşlarımız , Komşularımız ve Hayatı paylaştıklarımızla birlikte geçirdiğimiz her anı önemsemek ve asla ama asla kalp kırmamak gerek hiç şüphe yok , Zira Kalp Kırmanın hiç ama hiç Telafisi de yok ...

    Kur-an'ı Rabb'ine arz ediyor gibi oku....

    Hüzün ve Kur'an adeta birbirini tamamlayan iki kelime. Kur'an hüzünle inmiştir. ALLAH Resulü (sallallâhu aleyhi vesellem) bir hadislerinde buna işaretle buyurur ki: "Kur'an-ı Kerim'in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır." Şahsen ben, ruhsuz Kur'an okumanın insanımızı duygusuz hale getireceğine inanıyorum.

    Kur-an'ı anlamak, Kur'an ile dirilmek onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Kur-an'ın sadece ibare ve lafızları ile ilgilenenler sevap kazansalar bile sevaba açık bir topluluk haline gelemezler. Bir başka tabirle Kur-an'ı muhtevasına uygun şekilde anlayıp hayatlarına hayat kılamazlar. Evet, Kur-an'la münasebetimiz açısından asıl mesele kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle ona yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O'nu duyabilmektir. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde ALLAH'ın (celle celâluhu) bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz.

    Kanaatimce bugünkü nesiller arasında Kur'an okuma tam manasıyla bilinmiyor. Onun için bu meselenin çok ciddi olarak ele alınması gerekir. Çünkü Kur'an'ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma, onu içte duyma, mana ve muhtevasına vâkıf olma, derinliklerine nüfuz edebilme kadar önemlidir. Lafızlar, ibareler, mana ve muhtevanın kalıbıdır. Kalıp bozuk olunca mana sıkışıp kalıyor ve derinliklerine nüfuz edilemiyor.

    Kur'an'ı iyi okumanın üç şartı

    Kur'an'ı doğru okumak için üç şeyin çok önemli olduğunu söyleyebilirim.


    Birincisi; bir fem-i muhsinin (okuyuşu düzgün bir hoca) rahle-i tedrisine oturma.
    Yani mutlaka işin uzmanından ders alma. Çünkü Kur'an okumak sadece harfleri bilmek değildir.

    İkincisi; talim esnasında doğru telaffuz için insanın kendini zorlaması. Mesela harflerin mahreçlerini çalışırken bizim kıraat hocamız kendisini ve bizleri çok zorlardı.

    Ve üçüncüsü, kulak dolgunluğu. Bu da Kur'an'ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

    Bu faslı Hafız Münâvi'den nakledilen bir vak'a ile kapatalım:

    "Bir genç, hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur'an-ı Kerim'i hatmediyor. Ertesi gün de tabii olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor. Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor.

    Onlar cevaben: 'Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur'an-ı Kerim'i hatmedip duruyor.' diyorlar. Üstad, talebesinin Kur'an-ı Kerim'i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve:

    'Evlâdım! Kur'an indiği gibi okunmalıdır. Bugünden itibaren sen Kur'an'ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında farz ederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.' tavsiyesinde bulunur.

    Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur'an-ı Kerim'i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, 'Efendim bu gece ancak Kur'an-ı Kerim'i yarısına kadar okuyabildim' der.

    Üstad, 'Pekâlâ, bu gece de Kur'an-ı Kerim'i doğrudan doğruya Resûl-i Ekrem'in (sallallâhu aleyhi vesellem) huzurunda okuyor gibi oku!' emrini verir. Talebe "Kendisine Kur'an nazil olan Zât'ın huzurundayım, doğru okumalıyım" düşüncesiyle o gece Kur'an'ı daha dikkatli tilavet eder. Ertesi gün üstadına Kur'an-ı Kerim'in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir.

    Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersinin artırması gibi, 'Bugün o emin melek, Cibril'in Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi vesellem)'e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!' der. Talebe ertesi gün: 'Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.' der.

    Üstad son adımı atar: 'Evlâdım! Şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal'in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki, okuduğunu ALLAH (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.' Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: 'Üstadım, "Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmi'd-dîn" dedim. Ama "İyyake na'büdü" demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü "Sadece Sana kulluk yaparım" diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O'nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca 'iyyake na'büdü'yü aşamadım.' der."

    Hafız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahede ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle, "Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı'nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim." diye konuşur.

    Bu menkıbeyi nakletmekle "Bu ölçüler içinde Kur'an'ı okumuyor veya okuyamıyorsanız onu okumayın!" demek istemiyorum. Fakat şu da unutulmaması gereken bir hakikat ki ruhumuzda inkılâplar meydana getirmeyen Kur'an'ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez. Biz Kur'an'la değişebilmeli, O'nun ufkuna yönelebilmeli, O'nu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki O da sırlarını sinelerimize boşaltsın.

    Keşke çeşitli vesilelerle bir araya gelindiğinde çok değil bir on dakika bu işe ayrılsa; ağzı düzgün bir kişi talimde bulunsa; bilenler bilmeyenlere talim etse; birebir mukabele şeklinde Kur'an okunsa.

    ÖZETLE

    1- Kur'an hüzünle inmiştir. ALLAH Resulü bir hadislerinde buna işaretle, "Kur'an-ı Kerim'in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır." buyurur.

    2- Günümüzde Kur'an okuma tam manasıyla bilinmiyor. Kur'an'ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma, onu içte duyma, mana ve muhtevasına vakıf olma kadar önemlidir.

    3- Kur'an'ı doğru okumak için üç şey çok önemlidir:

    1- Okuyuşu düzgün uzman bir hocadan ders alma.

    2- Doğru telaffuz için kendini zorlama.

    3- Kulak dolgunluğu. Bu da Kur'an'ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

    MUTLU OLMAK MI?DAHA KOLAY NE VARKİ!!!

    Mutluluk, bir insanın hem iç dünyasında(kendisiyle olan ilişkilerinde), hem dış dünyasında (insanlarla olan ilişkilerinde vb.) hem de ruhsal dünyasında (manevi olarak) sürekli şekilde huzuru ve rahatlığı hissetmesidir.

          Tanımı bu kadar kolay olmasına rağmen “olması” neden bu kadar zor diye düşünmeden edemiyor insan doğal olarak…
           Yazılarımı hazırlarken, genelde çevremdeki insanlara çalıştığım o konu hakkında ne düşündüklerini soruyorum.

    “Şans nedir?”
    “Motivasyon hakkında ne düşünüyorsun?”
    “Kararsızlık hayatını nasıl etkiliyor?”

    gibi…

          İşte bu yazımı hazırlarken de eşe dosta kime denk geldiyse iki soru sordum:

    1- Mutlu musun?
    2- (Evet/Hayır ise) neden?

           Birinci sorumda, sanki herkes ağız birliği yapmış gibi “Hayır” diye cevapladı. (“Evet” diye üç beş kişiye rastlayınca da çok duygulanıp sarılıp öptüm zaten…)

    PEKİ, NEDEN MUTSUZUZ?

           Hayır diyenlerin nedenlerine gelince…

           Farklı zamanlara, farklı mekanlara, farklı olaylara bağlı mutsuzluklar. Kimilerinin içinde bir sürü keşke var, kimileri ise ahlar vahlarla dolu…

           Mesela, farklı bir mekânda olsalardı kesin mutlu olurlarmış, ya da farklı bir zaman diliminde…

           Mesela üç beş yıl öncesi…


    GERÇEKTEN MUTLU OLMAK BU KADAR ZOR MU?

           Evet, bu kadar zor! Biz, mutluluk kavramını;

      Maddiyatla özdeşleştirdiğimiz sürece,
      Bizim dışımızda gelişen olayların sonucuna bağladığımız sürece,
      Çocuğumuzun sınavda aldığı puanla doğru orantılı tuttuğumuz sürece,

           Mutlu olmak bu kadar zor olacak…

           İşte mutsuzluk tablosunun adı:

           Manevi farkındalıkların yerini maddi beklentilerin geçtiği bir dünya.

           Oysa ben halen mutluluğun insanın kendi içinde olduğuna inanan azınlığın içindeyim.

           İç huzurumuzu, mutluluğumuzu, sevincimizi dış dünyanın işlerine bağlıyoruz. Mutluluğu maddeyle, parayla, şöhretle ölçmek; bunları kıstas olarak kabullenmek en büyük mutsuzluk sebebi haline geliyor.

           Mutluluk ölçümü ile ilgili temel yanılgılardan biri ekonomik refahın mutluluk için tam bir gösterge kabul edilmesidir. Bu bir anlamda “para mutluluğu satın alabilir” tezine dayanır. Çünkü parası olan insan kendisine lezzet veren şeyleri satın alarak mutluluğunu maksimum kılabilir. (mi acaba?)

    BEKLENTİLERİMİZ…

           Bir diğer mutsuzluk sebebimiz ise, beklentilerimizin yüksek olması.

           Beklentiler elbette ki çok güzel. Aynı zamanda çok fazla beklenti içerisine girmek bizi mutsuzluk çukuruna itiyor.

           İçinizde, istediğiniz en harika sonuçlara ulaşabilecek sınırsız bir güç var. O zaman kendinizden sizi geliştirecek, bir adım ileri götürecek adımları bekleyin. Aynı zamanda bu beklentileri “gerçekçi” olmayan zaman sınırları içerisinde beklerseniz her yönden kendinizi mutsuz edersiniz.

           Heeeyyyy, bir ayda o minicik bikinilerin içine girmek için kilo vermeye çalışan hanımlar! Sizden bahsediyorum orda mısınız?

           Dönem boyunca bir şekilde motivasyon eksikliğinden(!) yatıp da sınava bir ay kala oturup bilmem kaç soru çözmek için kendini otomatiğe bağlayan sevili ÖSS adayları, e tabi siz de bu kısma giriyorsunuz…

           Kendinizden olan beklentilerinizin yanı sıra başka insanlardan ya da durumlardan da beklentileriniz fazla ise işte o zaman yandı gülüm keten helvam!

           Tamam, insanlardan falan hiç bir şey beklemeyin, demiyorum. Ama ananem gibi de oturup “Yok, kızım şimdi arayacak.” diyerek telefon başında güvenlik memuru gibi bekleme noktasına gelmişseniz kafanızı ellerinizin arasına yerleştirip beklentileriniz hakkında yeniden düşünmenizi şiddetle tavsiye ederim.

    Eşimizin eve gelirken bahçeden koparsa bile iki çiçek getirmenini bekleriz…
    Ya bırakın çiçeği böceği, hiç bir şey getirmiyorsa bile iki güzel söz söylemesini bekleriz…
    Patronumuzun bizi düşünerek yılbaşında maaşımıza %15 zam yapmasını bekleriz…
    En azından %10…
    Çocuğumuzun daha çok ders çalışmasını, daha başarılı olmasını bekleriz,
    Sevdiklerimizin doğum günlerimizi hatırlamasını ve mutlaka arayıp kutlamalarını bekleriz…
    Sevdiğimiz takımın bu yıl şampiyon olmasını bekleriz…
    Ofise gittiğimizde yeni saç modelimizin herkes tarafından fark edilmesini bekleriz…
    Sadece fark etmekle kalmasınlar zaten, bir de iltifat bekleriz…
    Ve daha neler neler bekleriz…

          Eee, sonra? Beklentilerimiz bir bir hüsranla sonuçlanıyor.

           Bu yüzden gerçekleşmesi bizim elimizde olmayan durumlarda, beklentilerimizi az tutmak en güzeli. Bu da zaten iki şekilde sonuçlanır:

    1- Gerçekleşmez (işte bu sizi fazla üzmez)
    2- Gerçekleşir (gerçekten mi? VALLAHi beklemiyordum, bak sürpriz oldu)


    MADDE ve MUTLULUK ARASINDAKİ ORANTIYI BİRİ BANA ANLATABİLİR Mİ LÜTFEN?

           Madde asla yaşamda belirleyici unsur değildir. Önemlidir aynı zamanda belirleyici değildir. Maddiyat sadece bir araçtır. Mutluluğa ulaşmak için bir araç. Oysa biz araçlarımızı amaç haline getiriyoruz bu da yetmezmiş gibi bir de üstüne “işte mutlu olmamın sebebi” diyoruz.

            Maddesel mutluluk sebeplerimizin yanı sıra manevi yönden de bazı şeyleri fark etmek bizim aslında zaten huzurumuzu ve mutluluğumuzu hiçbir çaba göstermeden arttıracaktır.

           Bundan şu sonuç çıkmasın: işi gücü bırakın, sadece manevi mutluluk size yetecektir. Tabi ki günümüz koşullarında bu yeterli değil. Hayatımızı bir biçimde devam ettirmek zorundayız… Hayattan, sevdiklerimizden, bir şekilde bir şeylerden beklentilerimiz var. Bunların olması da gerekiyor. Bunların yanı sıra zaten sahip olduklarımızın da farkında olmak mutluluk standardımızı düşürür… (inanıyorum ki bu konuda standardınızın düşmesine çok sevineceksiniz)

           Şimdi diyeceksiniz ki, seni çokbilmiş kene yok maneviyat yok ayrıntılar yok farkındalık diyorsun da biz sanki hiç mi farkında değiliz bunların.

          Zaten ben olmayan bir şeyden bahsetmiyorum ki… Ben bu oranı artırmanın daha fazla huzur ve mutluluk getireceğini savunuyorum. Yaaaa


    FARKINDALIK, MUTLULUK GETİRİR Mİ?


    Hayatımın nesinden en çok mutluyum?
    Hayatımın nesi bana heyecan veriyor?
    Hayatımda en çok gurur duyuyorum?
    En çok neden zevk alıyorum? Zevk aldığım şeyi yapabilecek fiziksel yeterliliğim var mı?
    Hayatımda neye adanmış durumdayım? Düşündüğümde beni mutlu eden bir hedefim var mı?
    Kimi seviyorum? Sevdiklerim yanımda mı? Değilse bile sağlıklı ve mutlular mı?
    Ailem sağlıklı ve yanımda mı?
    Şu anda kimler seviyor?
    Fiziksel yönden herhangi bir engelim var mı?
    Bu sabah kahvaltıda istediğim şeyleri yiyebildim mi?



           Bu sorulara siz de aklınıza gelenleri ekleyin ve cevaplayın.

           İşte bu ve buna benzer soruları kendinize sürekli sormak sizin farkındalık çıtanızı yüksek tutacaktır.

           Altını çizerek belirtmek istiyorum ki bu Polyannacılık değildir. Ben buna satır aralarını okumak diyorum. Siz olumlu bir yön aramazsınız ki, zaten var olanı görürsünüz. Hayat koşuşturmacası içinde bir an durup sahip olduklarınıza bakarsınız.

           Zaten bu da çoğu insana verilmemiş sayısız nimetler içinde yüzdüğünüzü fark etmenize olanak sağlar. Bunu bilip de mutlu olmamak mümkün mü?

           Mutlu olmak kolay mı? Daha kolay ne var ki?


    Herkes kendi mutluluğunun demircisidir.
    ALMAN ATASÖZÜ
    May 13

    ...................................


    09 - MAYIS - 2008 CUMA

    CUM'A NIZ MÜBAREK DUA'LARINIZ KABUL OLSUN İNŞAALLAH....

    Image and video hosting by TinyPic
    FİLİSTİNLİ BİR DUA


    Filistinli Bir Dua
    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Nasıl yorgun nasılda çaresizim
    Kana karışmış binlerce aminim
    Filistinli bir duayım derbeder

    Ellerim açılmış tek sahibime
    Yedi cihan görür, susar halime!
    Ne vakit hesap sorulur zalime
    Filistinli bir duayım çaresiz

    Meleklerin ayak sesi Bedir'den
    Koşup gelse peygamber Medine'den
    Bu sessizlik çıkartacak çileden!
    Filistinli bir duayım çaresiz!

    Tükenmiş dizimde derman kalmamış!
    Kimsede merhamet vicdan kalmamış
    Kan damlıyor yüreğimden,tenimden
    Yaramı saracak yaran kalmamış!

    Filistinli bir duayım şimdi ben
    Bilmem gücün yeter mi söylemeye
    Üzerimde binlerce Ebu Cehil
    Binlerce serzeniş yetim, dilimde


    Filistinli bir duayım çaresiz
    Nefesim yetmiyor çığlık olmaya!
    Evim,yurdum,ırzım daim ateşte
    Peygamberin emaneti peşkeşte!

    Kardeşim! Ağlıyor seccadem her gün
    Ağlıyor Filistin ağlıyor Kudüs
    Miracı bekliyor mescidi aksa!
    Ebubekir ağlıyor,Ömerler yasta!

    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Öylesine kutsal öyle mübarek!
    İstersen diline şan eyle beni!
    İster yüzüstü bırak! Terk-i diyar et!

    Benim kalacak her daim toprağım
    Ben uğruna baş konmuş bir sevdayım!
    Kılıcımda peygamberin şanı var!
    Yenilmem ben! Ben Mescid-i Aksa'yım

    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Yalnızca Rabbine erişen sesi
    Öyle güçlüyüm ki yakarışımda
    Direnişim ümidin serzenişi

    Şimdi ben Filistin'im! Sahip çık bana!
    Şimdi ben peygamberin emanetiyim sana!
    Hep zulmü alkışlayan ellerini açsana!
    Ben kan kokan toprağın en naçar yeminiyim!
    Eğilmeyen başım ben! Ben miracım, müjdeyim!
    Filistinli bir duayım şimdi ben!
    Senin çaresizliğe terk ettiğin...

    Image and video hosting by TinyPic




     

    Image Hosted by ImageShack.us

    Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma

    Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol

    Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma

    Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol

    Garazsız hem ivazsız hizmet et her cânlıya

    Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol

    Allâh için herkese hürmet et de sev sevil

    Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol

    İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem

    Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol

    Nefsine yan çıkıp da Ka'be'yi yıksan dahi

    Güneş gibi şefkatli yer gibi tevâzu'lu

    Su gibi sehâvetli merhametle dolu ol

    Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya

    Suçluların suçundan geçip hoş görülü ol

    Varlığından boşal kim yokluğa erişesin

    Sözünü söyle gerçek Hulûsî’nin dili ol

    Mektûbât-ı Hulûsi-i Darendevî

     

    KARDELEN KARDEŞİMDEN

     
    CUMAN MUBAREK OLSUN!!!
    Duaların Eksik Etme İnşALLAH

    May 10

    Kendimi arıyorum gören varmı???

     
     KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN’LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN’LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN’LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN’LERDEN SEN’LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI… BEN’İ ÖLDÜRMEK.


    Mevlana Mesnevi’sinde bir hikâye anlatır:
    Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses:
    -Kapıyı çalan da kim, diye sorar.
    Adam:
    -BEN’im, diye cevap verince, dostu:
    -Git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
    -Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
    İçeriden gelen ses:

    -Kim o, diye sorar. Adam:
    -SEN’im, diye cevap verir.
    Dost, adamı içeri davet eder:
    -Mademki BEN’sin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor, der.
    Kaçımızın SEN’ im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN’ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN'lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN’im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN’imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN'imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden “gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü, SEN olamayan BEN’ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
    Biz BEN’likleri ne zaman aşarsak SEN’likler o kadar yanı başımızda olacak. “Gerçek aşk” da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.

    BEN’ini Leylası ile SEN yapan Mecnun’a "adın ne?" diye sorduklarında, "Leyla" diye cevap vermişti. Mecnun’un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin.”(2) Leyla öldüğünde ise Mecnun’a "Leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "Hayır, BEN Leyla’yım" diye cevap vermişti.

    Hallac-ı Mansur, ALLAH'tan başka her şeyin batıl ve yalnız ALLAH'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, “sen kimsin?” sorusuna muhatap olduğunda "Ene'l-Hakk" (ben Hakk’ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN’ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan "Enel-Hak" sözünün hakîki mânâsının: "Ben yokum, Hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.

    Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur’u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve "Bir sen “ENE (BEN)” dedin, bir de ben (Sen ene'l-Hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da ALLAH, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: “Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "Ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."

    Ene'l-Hakk’ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de “Beni bende deme ben bende değilem… Bir ben vardır bende benden içeru” demiştir.

    Hakk’ı dost edinip BEN’ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN’imize, SEN’im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN’im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
    Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN’lerle doldurduk. Sanki BEN’ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN’lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN’lerden SEN’lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı… BEN’i öldürmek. BEN’i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN’e SEN dedirtebilmek için BEN’in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN’i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.

    BEN’imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..


    Muhyiddin İhyâ Efendi, “Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum” diyor. Bizi, bize veren O’na BEN’imizi verebildik mi? “Kendimi arıyorum, gören var mı?” diyecek kadar BEN’ini O’na veren ve O’nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:

    Hoştur bana senden gelen,
    Ya gonca gül, yahut diken
    Ya hayattır yahut kefen,
    Nârın da hoş, nurun da hoş,
    Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
    Gelse celalinden cefa
    Yahut cemalinden vefa
    İkisi de cana safa
    Nârın da hoş, nurun da hoş,
    Kahrın da hoş lütfun da hoş”
    Ne mutlu SEN’ini bulabilene…

    Yetişilemeyen yarınlar...

     
     
    Günümüzün insanları, bu günden daha ziyade yarının endişesiyle yaşıyor. Halinden ziyade akıbetini düşünüyor. İnsanlık ya mukadderini şekillendirebilmek için planlar yapıyor, ya da yorucu evham ve mücadele sancıları içinde bedbin kıvranıyor. Haldeki her faaliyet, insanlığın akıbeti için adanmış durumda. Bir çok zamanlar, sözlerimiz, eylemlerimiz, soluduğumuz hava bile, yarınlar olarak belirginleşiyor.

    Aile reisleri, geleceği düşünmekten, yarınlar için yatırımlar yapmaktan, bu günün anne babaları olamıyorlar.

    Çocuklar, önlerindeki lise ve üniversitelerin hülyasıyla, öğrenim gördükleri okulları ve eğitimi alamıyorlar. Sınav, meslek ve kariyer endişeleri gibi, sığ ve kısır gündemlerle muhabbet ve maneviyat zenginliğinden bihaber, anlık hazlara tutsak oluyorlar. Bir çok zaman da enerjilerini sanal alemler için heba ediyorlar.
    İnsanlık mutsuz, şekvacı ve bedbin. Aileler huzursuz sancılı.

    Toplum gergin.

    Socrates; “Üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşanmaya değmez” der. Yaşadığımız ya da yaşadığımızı sanıp;

    Sürüklendiğimiz!,

    Aktığımız!

    Yuvarlandığımız!

    Hayatı nasıl görüyoruz.?.

    Nasıl değerlendiriyoruz?

    Her şeyden önce, düşünebiliyor ve sindirebiliyor muyuz?

    Sindirebilecek ve düşünebilecek vakit ayırabiliyor muyuz?

    Hayat felsefemizde misyon ve vizyon tasamız, kriterimiz var mı?
    .....

    Bu toprakları batılı emperyalistlere ve kapitalist zihniyetlere teslim etmemek için yarım asır savaştık. Değerlerimizi kaybetmeme uğruna her şeyimizi …ümitleri olan gencecik ecdadımızı feda ettik. Ama şimdi batılı sömürgecilerin yapmak istediklerini, kapitalist zihniyetin emellerini kendi ellerimizle bina ediyoruz. Köhnemiş canavarı, bütün basın yayın organlarımızla, yaşam tarzımızla, sinsice deforme olan düşünce dünyamızla ihya etme çabasındayız.

    Ruhumuzun bitip tükenmesine zıt, eşyaya ne de çok değer veriyoruz.

    Sekülarizm’in doğurduğu maddeci, ferdiyetçi tavrı ne de çok benimsedik.

    Batının yoz, sığ, köleleştirici ve uyuşturucu zihniyetlerini, kısır bakış açılarını, hayat tarzlarını evlerimizde, iş yerlerimizde, okullarımızda ne de çok ihya eder olduk.

    Tv’nin oluşturduğu yapay gündemlere ne de kolay kanıyoruz.

    Yaratılış gayemizi, geçmiş ecdadımızı, sosyal değerlerimizi ne çabuk unuttuk.

    Özümüzde olan yardımlaşmayı, paylaşmayı en önemlisi de sevgiyi ne de çabuk katlettik.

    Yıllarca meydanlarda yenemediklerini, masalarda yenmeyi beceren güce nasıl da teslim olduk.

    Heyhat...

    Bombaları coğrafyalarımızı zedelemekten çok daha önce, yüreklerimizi zedeledi. Oradan başladılar işgale.
    Sevgimizi, imanımızı, fütüvvetimizi kanattılar, kuruttular. Boşalan yerlerinde ise, buğz, hased, kin, suizan kapris, ihtiras, sekülarizm tohumları kendiliğinden yerleşti..

    Yakıtı tükenmiş bir otomobil gibi kaldık sarp yokuşlarda.

    ...

    Kuvvetli yarınlar şemsiyesi altına sığınmakla garanti altına girebileceğimizi zannettik.

    İnsan; kulluk nişanını her daim beyninde ve gönlünde tutmadan, yarınlar için garanti var mıdır?

    Hasan Basri: “Dünya üç gündür: Dün, bu gün ve yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bu günün kıymetini iyi bil, güzel değerlendir.”! der.

    erkek ve kadının ideal uyku süresi..

     
     
     
        
    Uyku sırasında vücudunuzda ne tür değişiklikler olur?
    "Hiç uyuyamıyorum", "Aşırı uyuyorum","Az uyusam olmaz mı?", "Gece sürekli uyanıyorum?", "Eşim horluyor uyuyamıyorum"gibi şikayetler günümüzde son derece arttı. Bilim ve teknoloji uykuyu açıklamak yolunda önemli adımlar attı ama hâlâ açıklanamamış sorular ve sırlar var.

    Uyku nedir?

    Uyku açıklaması güç bir tanımlamadır. Ansiklopedide “Bakınız uyumak” gibi bir açıklamayla karşılaşırız. Uyku sadece geceyle sınırlı alanı etkilemez, günün her saatinde sonuç ya da sebep olarak belki fazla üzerinde düşünmediğimiz bir yaşantı biçimidir. Yaşantıdır çünkü uyku aktif bir süreçtir, bir zamanlar ölümün kardeşi ya da dinlenme, rahatlama saatleri olarak hatta günün önemli bir bölümünü çalan bir süreç gibi tanımlanmasına karşın bugün bilimsel gerçekler bu durumu ortaya koymuştur.

    Uykunun işlevi nedir?

    Uyku, "gün boyu yorulan ve yıpranan sinir sisteminin onarıma alındığı, gün içinde edinilen bilgilerin ayıklanıp depolandığı, dış uyaranlara açık ve bireyin gelişimi ile ilgili işlevsel bir süreç" olarak tanımlanabilir. Her ne kadar bilim ve teknoloji uykuyu açıklamak yolunda ilerlemiş olsa da halen açıklanamamış sorular, sırlar vardır.

    Peki açıklayabileceğimiz sorular, sorunlar nelerdir?

    "Hiç uyuyamıyorum” "Aşırı uyuyorum” ”Az uyusam olmaz mı? "Gece sürekli uyanıyorum" “Otururken bile uyuyorum” "Sıçrayarak uyanıyorum” "Çok kötü rüyalar, kabuslar görüyorum” "Kardeşim uyurken sayıklıyor.” Bunlar doğrudan uyku ile ilişkisi belirlenip aktarılabilen yakınmalar, bir de görünmeyen tarafı var... Uzun dönemde yayılarak bedensel ve sosyal hayatı felce uğratır.

    Uykunun önemi nedir?

    Sağlığımız açısından yemek içmek kadar önemlidir. Özellikle sinir sisteminde biriken toksik atıklar uykuyu meydana getirir. Uyku, bu toksik maddelerin vücuttan atılmasını ve dinlenmeyi sağlar. Bedensel ve ruhsal yorgunlukları giderici, dinlendirici ve yeniden enerjik olmamızı sağlayıcı bir ihtiyaçtır.

    Uyku sırasında neler olur?

    Uyku anında kalp atımları azalır. Tansiyon düşer. Solunum sayısı azalır. Vücut sıcaklığı düşer. İç organların çalışması azalır. Sinir sitemi ve duyu organları istirahat halindedir. Yorgunluk, bünyenin direncini azaltır. Hastalıklara zemin hazırlar.

    KİŞİYİ UYARAN VE TETİKLEYEN ETKENLER NELERDİR?

    1- Alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, yüksek tansiyon ilaçları ve depresanlar, amfetamin, kafein türevleri.

    2- Psikolojik etkenler: stres, gerginlik ve endişe uykuya dalmayı geciktirebilir. Uykusuzluk çeken kişi kaygılarının farkında olamayıp, bunu uyku bozukluğuna çevirmiş olabilir. Genellikle gün içinde erkekler yaşanan sıkıntı, çözümlenememiş problemler, geçmişteki olayları yine sonuçlanmamak üzere yatağa taşır. Yeteri kadar gevşeyemediği için uykuya geçemez ya da uykusundan sıçrayarak uyanabilir.

    UKYU İHTİYACI NEYE GÖRE DEĞİŞİR?

    Acaba hangi noktada problemler başlıyor?

    Mutlaka kişiye, yaşına, yaşam dönemine, sağlık durumuna göre uyku ihtiyacı değişebilir. Aslında sadece insanlar arasında değil diğer canlılar arasında da vazgeçilmez gereksinim olan uykuda farklılıklar vardır. Herşeyden önce tüm canlılar için esas olan uykunun kalitesidir.

    KISA SÜRELİ UYKU SORUNU NEDEN OLUR?

    Uykuyla ilişkili bir sorunu uzun ya da kısa sürelerde hemen hepimiz hayatımızın bir döneminde yaşamışızdır. Eğer ki bir iki gün ya da birkaç gün içinde sorun çözüldü ise yardım arayışı gerekmeksizin o dönemi atlatırız. Bu dönemler yaşanan geçici huzursuzluk ya da stresle ilişkili olabileceği gibi bir başka hastalık durumu, uyunan çevreden kaynaklanabilir.

    Erkeklerde uyku bozuklukları

    Bir yetişkin için 6-8 saatlik uyku yeterli olmaktadır. Ancak bireysel farklılıklar olabilir. 4-5 saati yeterli bulan kişiler de vardır. Özellikle günümüz orta yaş erkekleri yoğun çalışma koşulları nedeniyle uyku sürelerini minimuma çekme gayreti içindedirler. Bu nedenle de kimi kez uyarıcı içecekler kimi kez de ilaçlara yönelmektedirler. Doktorlardan da bu yönde talepleri olmaktadır. Bu durum genç erkeklerde daha farklıdır. Özellikle üniversite gençlerinde daha fazla uyumaya meyil izlenmekte veya baykuş gibi gündüzleri uyuyup geceleri uyanık kalmayı tercih etmektedirler.

    Erkekler gündüz daha fazla mı uyuyor?

    Evet. Erkeklerde kadınlara oranla gündüz uyku hali daha fazladır. 70 yaşlarında %25 sıklıktadır. Yaşlılık döneminde uykuda geçirilen süre azalırken yatakta geçirilen süre artmaktadır. Üstelik bu durumu "uyumadım gözlerimi kapadım", diye aktarırlar. Uyanma sayısı ve süresi erkeklerde daha belirgin artarken, kadınlarda da sese karşı duyarlılık artmaktadır.

    .....


    click to comment

    Hani ufak bir bebekken,
    Sadece acıkınca aglarmışım..
    Başka zamanlarda gülermişim..!!
    Artık sadece acıkınca aglamıyorum anne...!

    Bak yıllar ne çabuk geçmiş..
    Sadece gülünmeyecegini ögrenmişim..!
    Yada ögretilmişim ANNE..!!

    Küçükken bir yerim acıdıgında
    Öp geçsin derdim..!!
    Şimdi ise "KALBİM acıyor" öpsene ANNEM...!

    SELAM VE DUA İLE

    Sevgili İnsanlık,
    Senin gerçek halini en son, Sevgili yle (as) beraber kol kola görmüşler.
    Merhamet, şefkat, hoşgörü ve sevgi de yanınızdaymış.
    Zaman zaman bir görünüp bir kaybolsan da o gün bu gündür hiç kimse
    görmemiş gerçek halini.
    Bir yerlerde saklanıyorsun, bunu biliyoruz. Koluna girecek dost yürekler
    arıyorsun belli ki ortaya çıkmak için. Belli ki bir hayli dargınsın bize.
    Sevgili İnsanlık,
    Biliyoruz ki şu yaşlı yeryüzü, senin en berrak hâlini Sevgili nin(sas) ışığıyla
    gördü.
    Daha önceleri de görülmüştün, Yusuf(as), Musa(as), İsa(as) ve birçok sevgi
    dostlarıyla.
    Ama hiç bu kadar güzel tecelli etmemiştin dünyamızda.
    Hep böyle defalarca saklanmışken, defalarca belirmiştin yeryüzünde.
    En son saklandığında yeryüzünde bir mağarada, Sevgili yle (sas) inmiştin dağın
    zirvesinden insanların arasına.
    İnsanlar sana muhtaçtı çünkü, insanlar sana en fazla muhtaçtı.
    Ve O Sevgili yle (sas) beraber, milyonlarca parçaya bölünerek yerleşmiştin
    yüreklere.
    Sevgili İnsanlık,
    Biz biliyoruz ki şimdi, sen Sevgili den (sas) önce diri diri toprağa gömülen
    körpe kız çocuklarının feryatlarıyla terk etmiştin insanları ve de şehirleri.
    Sırtında kırbaçlar şaklayan çaresiz kölelerin iniltileriyle terk etmiştin.
    Alkol kokan, hoyrat şehvet hırıltılarına kulak tıkayarak terk etmiştin.
    Zalimin gürleyişleri, mazlumun inleyişleriyle terk etmiştin bizi.
    Ve daha önceleri sevgili insanlık,
    Yusuf (as)la beraber kuyuya atılmış, Eyyüb la (as) mağaraya sürülmüş,
    Yunus la (as) balıklara yem edilmiştin.
    Ve her gidişinden sonra; gözyaşlarıyla döndün insanların arasına, bir Sevgilinin
    kolunda.
    Sevgili İnsanlık,
    İnsanlar zaten seni, Sevgilinin (sas) gözyaşlarında gördüler önce.
    Ve biz gözyaşlarıyla beslendiğini, gözyaşlarıyla büyüdüğünü biliyoruz
    yüreklerde.
    Ve biz; bir tarafının, bir gözü yaşlıyla sürgünde olduğunu da biliyoruz,
    şimdilerde.
     
    Sevgili İnsanlık,
    Şimdilerde sana o kadar muhtacız ki... Hangi mağaranın içinde, hangi
    kuyunun dibinde, hangi denizin ortasındadır diğer yarın, bilemiyoruz?
    Hani çocukluğumuzda; elma dersek çıkar, armut dersek çıkmazdın orta yere.
    Sevgili İnsanlık,
    Bugünlerde sana muhtacız. Sana en fazla muhtacız bugünlerde. Ne olur
    ortaya çık da göster bizlere gül cemâlini.
    Ne olur bir gözü yaşlıyla in artık şehirlerimize. Ne olur karakışa dönmüş
    yüreklere bir sıcaklık getir.
    Masum bir çocuk edasıyla çağırıyoruz şimdi seni.
    Sevgili insanlık,
    Elma diyoruz, ne olur ortaya çık!
    Sevgili İnsanlık,
    Nedendir bu yüreğimdeki inleyişler bilir misin? Bugün yine; acıyı vurmak
    isterken sapan taşlı çocuklar, acıyla vuruldular.
    Bugün yine, binlerce çocuğun ekmekleri elinden alındı. Bugün yine, yeni
    doğan binlerce bebeğin beşiğine borç senetleri iliştirildi.
    Ve bugün yine, siyah tenli çocuklar korkuyla baktılar beyaz tenli adamın
    elindeki silaha.
    Ve bugün yine, sen girmeyesin diye Filistin kentlerini tanklarla kuşattılar. Ve
    kuyulara betonlar döküldü ve mağaralar bombalandı ve denizler yakıldı sen
    dönmeyesin diye.
    Sevgili insanlık,
    Bir çocuk masumiyetiyle çağırıyoruz şimdi seni. Elma diyoruz, çık artık!
    Sevgili insanlık,
    Akıllar senden uzaklaşmakta senin yokluğunda.
    Sen biliyorsun ki; sevgi, merhamet, şefkat ve gözyaşının eşlik etmediği bir
    akıl, et yığınından başka bir şey değildir.
    Şimdi, et yığınlarının inşa ettiği çelik paletler arasında ezilmektedir merhamet.
    Ve merhametin öldüğü bu dünya, kanlı bir dünya oldu.
    Ve gözyaşlarından mahrum bu dünya, kurak bir çöle döndü.
     
    Sevgili insanlık,
    Gözyaşları sendedir bunu biliyoruz artık. Elma diyoruz, ne olur ortaya çık!
    Sevgili İnsanlık,
    Sen gittin; cimrilik, cehalet, kabalık, budalalık, enâniyet, nefsâniyet,
    şehvâniyet boy verdi gönül vadilerinde.
    Ayrık otları gibi sardılar ruhları. Ve sevgi, bir kuş gibi uçup gitti beden
    kafeslerinden.
    Sen gittin; dertsizler dertlileri, sağlıklılar hastaları, zenginler fakirleri, sahipliler
    sahipsizleri unuttu.
    Sen gittin, büyük balıklar küçük balıkları yuttu. Sen gittin; benlikler nefislere
    kaptırıldı ve ruhların içi boşaldı.
    Ve benlikler, içi boşalmış ruhlara put olarak dikildi. Ve şimdi insanlar kendi
    benliklerinin firavunluğunu yaşıyorlar.
    Ve dünün putperestlerinden daha vahim bir durumdalar.
    Sevgili İnsanlık,
    Bizler de sensizlikten düşen payımızı aldık. Elma diyoruz, ne olursun çık artık!
    Sevgili İnsanlık,
    Belki bir yetim yürekte büzülüp kaldın, belki başı okşanası masum bir çocuğun
    yüreğinde.
    Belki sürgün yemiş gönüllerin içine akıttığı gözyaşlarında saklısın, belki bir
    kutlunun hüzünlü yüreğinde.
    Yine insanların yüreğindesin, biliyoruz. Ve seni, kavminin Yunus u (as) araması
    gibi arıyoruz.
    Sevgili insanlık,
    Bir çocuk masumiyetiyle bir kez daha elma diyoruz. Ne olur, dön artık!
    alıntı
    selam ve dua ile

    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
    May 08

    DUANIN GÜCÜ

    Duanın gücü
    Muhammed Bozdağ “İstemenin Esrarı” isimli kitabında diyor ki:
    2700 hasta üzerinde yapılan 23 ilmî araştırma, kendilerine haberleri olmadan dua edilen hastaların yüzde 57’sinde, ağrının azalması ve iyileşmenin hızlanması gibi tesirler ortaya çıkarmıştır. (Annals of Internal Medicine 2000; 132: 903- 910)


    Dua ettiğinizde, yaratılan iyileştirici enerji hedefine ulaşıyor ve tesirini gösteriyor. Ateist düşünürlerden Dan Barker, bu durumu, plasebo yani hastaları iyileştireceği telkini ile verilen kimyevî tesiri olmayan boş ilaçların tesiri olarak tarif ediyor. Duayı dinleyen ve isteneni yaratan Tanrı olmasa bile, aynı tesirlerin kendini sevdiklerine bağlı hisseden her hastada ortaya çıkacağını savunuyor.

    Dr. Franklin Loehr gibi araştırmacılar, bu teze itiraz ettiler. Eğer dua bitkilere ve hatta cansızlara da tesir ediyorsa, ateist Dan Barker’in iddiası doğru olamazdı. Nitekim, bir grup bitki için olumlu, diğer grup bitki için de olumsuz dua yaptılar. Olumlu dua yapılan bitkilerin her defasında daha hızlı filizlendiğini ve daha gür yetiştiğini tespit ettiler. Ardından canlı bitkiler yerine, onları sulamada kullandıkları cansız suya dua edip üflediler. Dua edilen suyla beslenen bitkilerin filizlenmesi dua edilmeyen suyla beslenenlerden daha canlı ve hızlı gerçekleşiyordu. Bu deneyleri defalarca tekrarladılar ve hep aynı neticeyi aldılar. Bu durum, dua ile akan enerjinin, sadece insanların sağlıklarında değil, canlı bitkilerin ve cansız maddelerin üzerinde de tesirli olduğunu ispatlamaktadır.

    Detay için, (Debra Williams, “Scientific Research of prayer: Can the power of prayer be proven?”, http: /www.plim.org)’a bakılabilir.

    “Müminin mümine en iyi duası nasıl olmalıdır?” sorusuna Bediüzzaman Hazretleri 23. Mektup’ta “Kabul sebepleri dairesinde olmalı. Çünkü, bazı şartlar dâhilinde dua makbul olur. Kabul şartlarının toplanması nispetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Bu cümleden olarak: Dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra makbul bir dua olan salavât-ı şerîfeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve sonunda yine salavât getirmeli. Çünkü, iki makbul duanın ortasında bir dua, makbul olur. Hem ona gıyaben yani onun yokluğunda, arkasından dua etmeli. Hem hadiste ve Kur’an’da gelen mesûr dualarla dua etmelidir.”

    Daha sonra bunlara; dünya ve âhirette sıhhat ve afiyet isteme hem dünya ve âhirette hasene isteyip cehennem azabından korunmayı dileme gibi câmi dualarla dua etmeyi, hem hulûs, huşû ve hulûs-ü kalp ile dua etmeyi, hem namazların sonunda, bilhassa sabah namazından sonra, hem mübarek mevkilerde, bilhassa mescitlerde, bilhassa meşhur mübarek gecelerde, hem Ramazan’da, bilhassa Kadir Gecesi’nde dua etmeyi ilave ederek, bunların kabule yakın olacağının Rahmet-i İlahiye’den kuvvetle ümit edildiğini beyan ediyor.

    Onun için en azından sevdiklerimizin bir listesini yapıp onların hiç haberi yokken onlar için bol bol dua edelim... Cenab-ı Hak dualarımızı kabul etsin... Âmin.


    Abdullah AYMAZ
    ZAMAN
    09.05.2005
    selam ve dua ile kardeşim


    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
    May 05

    ÖFKE EVLİLİGİ N BAŞ DÜŞMANI....

    Öfke; evliliğin baş düşmanı 
     
     
    Öfke, evliliği kemiren bir kurt gibidir. Sabırla basamakları tek tek inmek yerine öfkeyle üçer-beşer atlamak insanın yuvarlanmasına sebep olur. Hele karı-koca arasında öfke kronik bir hal almışsa, öfke nöbetleri sık sık yaşanıyorsa, sevgi bitmeye, birliktelikler çatırdamaya yüz tutar. Unutmamak gerekir ki; öfkeyle sorunların çözüldüğü görülmüş değildir. 
     
     
     

    Öfke ve onun doğurduğu katı söz ve kaba davranış, eşler arasındaki sevgi ve saygı bağlarını kemiren kurt gibidir. Kişinin dengesini kaybettirir, aklını başından giderir. İnsan öfke anında yaptıklarından çoğu kez utanç duyar. Öfkesi geçtikten sonra "ben ne yaptım?"diye pişman olur ama iş işten geçer. Zira kırdığınız bardağı tekrar eski haline getiremezsiniz.

    Öfke, eğer kişide kronik bir hal almışsa mutlaka psikiyatri tedavisi görmelidir. Yoksa "Ne yapayım elimde değil sinirim gelince gözüm bir şeyi görmüyor."demek, nefis müdafaasından öteye geçmez.

    Kimi eş de problemi içine atar. Eşinin yaptığı yanlış davranışı dile getirmez. Oysa içe atılan sıkıntılar, hiç olmadık bir zamanda "öfke"lavları olarak patlayıverir.

    "Filan zaman sen bana bunu demiştin, şunu demiştin."vb. sözlerle geçmişin intikamını alır. Halbuki problemler yerinde ve zamanında büyütülmeden çözülmelidir. Yoksa, öfkenin çözdüğü hiçbir problem yoktur. Sadece ailede deprem yaratır.

    Bir an öfkeye kapılıp aile beraberliğini bozanlar olduğu gibi, öfke anında elinden kaza çıkanlar da az değildir... Problemsiz aile olmaz, öfkesiz insan da... Ama Aristo'nun dediği gibi, "Sınırları aşmamalı ve yerinde ve haklı olduğu zaman kızmalıdır."Gerçi, modern hayatın getirmiş olduğu psikolojik ve ekonomik problemler ister istemez sinirleri yıpratıyor. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanları öfkelendirmek için trafik bile başlı başına bir sebep oluyor. Fakat yine de güzel ahlak sahibi, insan öfke atını kırbaçlamak yerine yelelerini okşayarak durdurabilir. Hiç olmazsa yavaşlatabilir.

    Sabırla basamakları tek tek inmek yerine öfkeyle üçer beşer atlamak insanın yuvarlanmasına sebep olduğu gibi, sabırsızca her şeye öfkelenmek de ailenin yıpranmasına sebep olur. Halbuki, "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır."Kötü hadiselerin bile güzel yönünü görebilen, o hadiseye sebebiyet veren eşi hakkında iyi düşünür. İyi düşündüğünde kendi de eşi de mutlu olur. Aksi halde "Sen nasıl böyle bir yanlış yaparsın?"diye kötü düşünerek öfkelenmek, aile hayatının lezzetini kaçırır.

    Sokrat'ın çok huysuz bir karısı varmış. Ünlü filozof, bir gün talebeleriyle otururken Sokrat'a ağzına gelen sözleri söylemiş. Sonra da öfkesini yenemeyip bir kova suyu Sokrat'ın başından aşağıya dökmüş.

    Sokrat hiç olumsuz bir tepki vermeden gayet soğukkanlılıkla talebelerine dönüp: "Ben size gök gürledikten sonra herhalde yağmur yağar dememiş miydim?"diye cevap verir.

    Peki siz nasıl birisiniz? Sokrat gibi mi yoksa eşi gibi mi?

    ...Ve öldükten sonra hangisi gibi anılmak istersiniz?
     
    Gülay Atasoy

    SENİ HEP SEVECEGİM ''GEÇELİM BUNU....

    En iyi haliyle bir ugurlama sahnesini andırıyorbu söz.kadın gemının güvertesınde el sallıyor gözlerinde yaşlar.adam sakin rahat...
    fakat birden limandaki kalabalığın arasından koşar adım geçerek kadının kendisini işitebilecegı bir yer buluyor ve bagırıyor:
    ''unutma senı hep sevecegım''...
    böyle bir sahne işte..
    veya kadın bavullarını alıp kapıdan cıkmadan önce yazdıgı uzun ayrılık mektubunu yatak odasındakı aynanın üzerine özenle yerleştiriyor.zarfın üzerine kırmızı kalemle yazılmış bir cümle var: ''seni hep sevecegım''..
    ama kadının kapıdan cıkıp taksıye binişine dikkat edenler kararlı ve sectıgı yenı hayat konusunda kendinden amın oldugunu farkediyorlar.
    roland barthes ''yürek arzunun organıdır'' der.
    bende soruyorum işte söyleyın :seni hep sevecegım derken yüregımız ne haldedir?cogu kez pörsümüştür...
    ''seni seviyorum''un canlı kıpır kıpır atılgan yüreğiyle''seni hep sevecegım''in gevseklıgı arasında müthiş bir fark vardır.
    seni seviyorum un arzulu günlerini altında cok sular akmıstır artık.
    ve belli ki seni hep sevecegım in kalp kırmamaya özen gösteren;geçmişte yasananlara saygıya dayanan ve alışkanlıklara selam gönderen mutedil cagına geçilmiştir....
    seni hp sevecegım...
    fiil cekimideki basından savmacı gelecek zaman kipine dikkat ediyor musunuz?
    nasıl bir yenılmişlık yayılıyor degil mi?
    nasıl burada simdi biten sevgiyi itiraftan kacınmak üzere kendi kendimize uydurdugumuz bir masal tadı taşıyor degil mi?
    ve yine de neredeyse haince bir bağlılık saldırgan bir elde tutma ifadesi bu :''seni hep sevecegım!''
    yok ya. birden bire böyle karsılık versenız camlar kırılacak sır dökülecek...
    ama yapılmaz yapamazsınız.cünkü içinde sevgi gecen ask titreşimleri yayan her cümle karsısında boynumuz kıldan incedir..
    ask sözcükleri asıl olarak simdi ki zamana aittir.
    ask simdiki zamanda dogar,yasar ve ölür.
    yatırımcı degıldır ask gelecege yatırım yapmaz bugun kazanmak ister kayberde simdi kaybeder..
    kumbarası yoktur biriktirmez ask.tersine harcar.keyifle hesapsız kitapsız harcar.tutmaz saklamaz sakınmaz...
    sigortalamaz ask, garantilere inanmaz.
    ama sigortalarını attırır insanın bütün garantılerı  yakar...
    o yuzden işte seni hep sevecegım insanın tüylerini diken diken eden neredeyse sevgısızlıgın kıyısında duran bir ifadedir.
    sevecegını kimse bilmez,coskularla,inatla,köpüre köpüre söylense bile,bilinmez.
    sorulacak soru sudur;seviryor musun simdi burada seviyor musun?sen ondan haber ver...
    seni hep sevecegım dendiğinde size,dudaklarınız kilitlenir belki,ama itiraf edin,aklınızdan sunlar gecmez mı?
    gönlümü alma , basımı oksama.
    baska sevdalara dogru yelken açışının bendeki acısını hafifletmeye kalkma!
    kendini aldatma!
    lacivert lafların sairane duygusallıkların ardına sığınma!
    beni şimdi seviyor musun onu söyle!
    hep i, hiç i, daima yı bırak, ne olur!
    O KONUDA SÖZÜ VARSA EĞER, ZAMAN SÖYLESİN. SEN SUS!!!....
     





    “Allah aşkı için çalış. Allah aşkı için hizmette bulun; halkın kabul etmesi veya reddetmesi ile senin ne işin var?
    Bu fani dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak Allah kafi değil mi? Allah’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!.. O halde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere değil, Allah’tan gelecek mazhariyete döndür!..”



    MEVLANA



     

     

                    

                  

     

     DEGERLİ  GÖNÜL DOSTLARIM ALANIMI ZİYARETİNİZDEN DOLAYI, YORUM VE GÜZEL KONULARINIZDAN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİM...SİZLER İÇİN BOLGUMA DEGERLİ VE ANLAMLI KONULAR KOYDUM BİRAZ OLSUN BİR ŞEYLERE IŞIK TUTABİLİYORSAM NE MUTLU BANA ...

    BAKİ SELAMLAR...

    Please wait...
    Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
    You didn't enter anything. Please try again.
    Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
    To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
    Your parent has turned off comments.
    Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
    You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
    Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
    Complete the security check below to finish leaving your comment.
    The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.


    ”Ey avare yolcu! Yürü; durma, yürü. Bu geçici âlemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir.
    Ey zavallı ziyaretçi! Yürü; durma, yürü.
    Yürü ki, Allah’a kavuşmanın gönüle ferahlık veren tazeliğinde yüceliklere eresin. Yürü; kendi aslına kavuş”

    Aşk ile aklın,
    iyi ile kötünün,
    bilgelik ile cehaletin amansız kavgası…
    ve bu kavganın tam orta yerinde bir Âdemoğlu…

    A'mâk-ı Hayal
    Filibeli Ahmed Hilmi

    Her Trajedi , diğer elinde bir hediyeyle gelir…
    Ama genellikle acı çekmekle öylesine meşgul oluruz ki ;
    Hediyenin farkına bile varmayız!
    O da geldiği gibi yitip gider…!

    Mevlana der ki :
    ‘’ Üzülme ! Kaybettiğin her şey başka bir şekle dönüşüp sana geri döner…!‘’

    Yüreğinizdeki ümit çiçeği asla solmasın….



    Zilhicce, umumi af ve bağışlanma ayıdır

    Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

    İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:

    “Allah'a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce'nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39)

    Demek ki, bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedel olabilir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesine benzetilmesi ise, ayrı bir güzelliktir. Çünkü, Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir.

    ALLAH şimdiden tutulacak oruçlarımızı kabul etsin... ALLAH a emanet kalın..





    Nov. 18


    Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu.

    Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu.

    Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.

    Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi.

    Sonra düşündü:

    - Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez! Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:-

    Babacığım, haritayı düzelttim.

    Artık parka gidebiliriz! dedi.

    Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

    Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:

    -Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzeltiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti...


    Oct. 9


    Esselamu Aleyküm Ey Güzel İnsanlar !


    Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, cehennemden kurtuluş olan, bir Onbir Ayın Sultanı'nı daha uğurluyoruz. Artık gönüllerde bayram esintileri esmeye, ruhlarımızda Ramazan-ı Şerifin sağanak sağanak yağan rahmet çağlayanlarının hazzını derinlemesine duymaya başladık.
    Evet bu mübarek ayda tutulan oruçlar, verilen sadakalar, yapılan yardımlar, okunan Kuran-ı Mucüz-ül Beyandan esintiler, Kudret-i Sonsuzun nezdinde öyle büyük mükâfatlara mazhar oldu ki; bu kutlu zaman dilimine ulaşıpta ondan istifade edemeyen gafiller, büyük bir kayıp içine düştüler maalesef.
    Bayram, esasen Rabbi Rahimimizin bizleri affettiği gün olacaktır. Büyük alim, ALLAH dostu Alvarlı Efe Hazretleri :

    Mevla bizi affede,
    Bayram o bayram olur,
    Cürm-ü hatalar gide,
    Bayram o bayram olur,

    Nağmeleriyle, gönül pınarındaki esintileri bizlere aksettiriyor ve cehennemden azat olduğumuz kurtuluş günümüzün bizim esas bayramımız olacağını bizlere hatırlatıyor.
    İnanan insan da esasen bu gerçek bayramlara ulaşabilmenin endişesi ve düşüncesi içinde olmalı, her davranışını "büyük buluşma" ya göre ayarlamalıdır.


    Rabbim Ramazan Bayramınızı mübarek eylesin.

    Bayram İslam Alemi namına hayırlara vesile olur inşaALLAH..

    Rabbim mazlum kardeşlerimizi zalimlerin zulmünden
    kurtarsın.

    Ümmet-i Muhammed arasındaki ayrılıkları birliğe çevirsin.

    Küffara karşı sesimizi gür, kılıcımızı keskin,

    yöneticilerimizi de Hakk ile hükmedenlerden eylesin inşaALLAH...

    Siz Değerli, Kıymetli Gönül Dostların ve de Tüm inananların Ramazan Bayramını en içten dileklerimle tebrik eder, Rabbimizin bizi affettiği gerçek bayramlarda buluşmayı temenni ederim.

    ALLAH(c.c.)'a emanet olun.








    -Allahü Teâlâ buyuruyor ki:

    “Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.”

    (Muhammed Sûresi 7.Âyet)

    Sadakallah u-l Azim  / ALLAH doğru söyledi

    ***

    "Güzellik bakan gözde, gözü baktıran kalpte, kalbi veren Rabb'te..."

    ***

    Edebten Melekler Nurlandı, Edebsizlikten Şeytan Huzurdan Kovuldu.

    ***



    Ey gönül! Lâle gibi ol ki, hâlinden sadece"Yâr"haberdâr olsun.
    Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem.
    Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım.
    Sept. 19
    http://img188.imageshack.us/img188/77/beratkandiliu.jpg

    BEREKETLİ VE FEYİZLİ OLMASI SEBEBİYLE MÜBAREK, KULLARIN AF VE TEMİZE ÇIKMASI SEBEBİYLE BERAAT , MÜ'MİNLERİN İHSANA KAVUŞMASI NEDENİYLE RAHMET OLAN BU GÜNÜ ve GECESİNİ İHYA EDELİM.

    Ramazan ayının habercisi mübarek Berat Kandili’dir. Yüce Allah’ın sınırsız af, merhamet, yardım ve bereketine vesile olan bu geceye erişmenin heyecan ve mutluluğunu yaşamaktayız.

    Müslümanların, Yüce Allah’ın bağışlamasıyla günahlardan kurtulacağı umularak bu geceye Berat gecesi denmiştir.

    Dindarlık dünya ve ahiret, madde ve mana dengesine; akıl, düşünce, duygu ve bilginin ahenkli şekilde buluşturulmasına dayanır. Günümüzde ferdi ve toplumsal hayatımızdaki maddi ve manevi değerler dengesi madde lehine bozulmuş, manevi değerler erozyona uğramış, dünyevîleşme, bencillik, kişisel çıkarcılık, kendini beğenmişlik, nemelazımcılık, dedikodu ve tahammülsüzlük gibi olumsuzluklar dünyaya bakışımızda ve ilişkilerimizde öne çıkmış, neticede bütün bunlar ruh sağlığımızı ciddi anlamda bozmaya başlamıştır. Bu beşeri zaafların etkisinin artması sadece ferdi ve ailevi mutluluğumuzu değil, toplumsal hayatımızı, barış ve huzur, dayanışma ve kardeşlik içinde yaşayabilmemizi de tehdit etmektedir.

    Oysa Yüce dinimiz İslâm, insanın maddî ihtiyaçları kadar ruhî ihtiyaçlarını da dikkate almış, onun devamlı surette Yüce Yaratanla bağlantı içinde olmasına önem vermiş, insandaki pozitif değerleri öne çıkararak onu geliştirmeyi, onun özünün bozulmasını önlemeyi, insanın kendisi, çevresi ve yaratıcısı ile ilişkilerini sağlıklı bir şekilde kurabilecek bir iç barış ve güvene kavuşmasını gaye edinmiştir.

    Ayrıca Yüce dinimiz, sadece ihtiyacı olana maddi yardımda bulunmayı değil, sağlıklı bir iletişim için güler yüz göstermeyi de, çevremizdeki insanlardan anlayış bekleyene anlayış, ilgi bekleyene ilgi göstermeyi, onlara doğru bilgi vermeyi de sadaka ve ibadet saymıştır.

    Berat kandilinin aydınlattığı manevi ortam, bizlere böyle bir dengeli hayatı kurmamızı, dinin genel ibadet ve hayır anlayışına uygun olarak kendimiz ve çevremiz için yararlı davranışta bulunmamızı sağlayacak bir bilinç tazeleme imkanı sunmaktadır. Berat Gecesi, kendimizi yenilemek, geçmişimizi sorgulamak, geleceğimizi planlamak ve ümitlerimizi tazelemek için önümüze konulan büyük bir fırsattır.

    Berat gecesini idrak eden herkes, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki; “De ki, ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer-53) müjdesinin farkına vararak, ümitlerini canlandırmalı, bağışlama ve bağışlanma duygularını güçlendirmelidir.

    Peygamber Efendimiz; “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz”, “Kim dünyada bir mümin kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir” buyurarak, sağlıklı bir toplumun oluşmasında sevgiyi, nimeti ve güzellikleri diğerleriyle paylaşmanın ve çevreyle bütünleşmenin ne kadar önemli olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.

    Unutmamalıyız ki, dayanışma ve yardımlaşma içinde birbirimizi severek birlikte yaşamanın yolu, öfkeyi hoşgörüye, önyargıyı doğru ve gerçek anlayışa, tahammülsüzlüğü sabra, ayrılığı bütünlüğe, düşmanlığı dostluğa, kini ve nefreti sevgiye, bencilliği fedakarlığa dönüştürmek ve bütün güzellikleri birlikte paylaşmaktan geçer. Sağlıklı bir toplum olabilmek için kişisel çıkarları bir kenara bırakıp karşılıklı ilişkilerimizde doğruluk, adalet ve samimiyeti esas almalı, birbirimizi anlamaya çalışmalı, zaman zaman ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları çatışma ve inatlaşmaya gitmeden çözmeli, yapılan bireysel hataları da hoş karşılamalı ve affetmeliyiz.

    Bu mübarek Berat gecesi münasebetiyle, kendimize dönelim, kalabalıklar arasında yalnızlığı ve iç hesaplaşmayı yakalayıp günahlarımıza tövbe edelim. Kendimiz, ailemiz, ülkemiz, bütün müslümanlar ve insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunalım.

    Berat gecesinin çağımızın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere bir kandil olması dileğiyle Siz değerli kardeşimizin, sevdiklerinin ve Ümmet-i Muhammed’in Berat Kandili’ni kutluyor ve bu gecenin İslâm aleminin birlik ve beraberliğine, insanlığın barış ve huzuruna vesile olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

    img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpghttp://img104.imageshack.us/img104/9335/allahrazolsunls0.jpg
    Aug. 5
    ahmed akwrote:
    Gönder yâ Rabbî!

      99namesAllah.jpg 99 names of Allah image by CherryTreeBlossoms




    “Kul ‘Yâ Rabbî, Yâ Rabbî’ dediği vakit, Allahü Teâlâ ‘Kulum, ne istiyorsun? İste, (dilediğin) verilecektir’ buyurmaktadır.”1

    ***

    Bütün mahlûkat bekliyor…

    Rabbinin rahmet hazinesinden ta’yîn ve takdir ettiği rızkı beklemeyen var mıdır?

    Kimi ağzını açmış, annesinin getireceği bir lokma “kay”a razı; kiminin elleri açılmış, “Hayy”dır fîzârı…

    Gönder yâ Rabbî!

    Mikroptan gergedana, papatyadan çınar ağacına kadar bütün canlılar Rezzâk’ından bekler rızkını.

    Amelesi ağası, gedası paşası rızka muhtâç; makam mevki kâr etmez.

    Yağmuru rahmet eden, arzda rızkı halk eden işitmez mi duâyı?

    Tarlayı ekmeli çiftçi, işinde işlemeli işçi; usta dövmeli demiri, analar yoğurmalı hamuru…

    Hâl, kâl’e omuz vermeli, duâ ederken.

    Ağaçlar, semâya uzatmış kollar gibi dallarını, bekliyor.

    Toprak tohuma, tohum hubûb’a hâmile, bekliyor.

    Gönder yâ Rabbî!

    Her duâya cevap veren Allah’ım! Muhtâca matlûbunu ver.

    Demirciler tak tak eder, takırdar; damda leylek lâk lâk eder, lâkırdar. Umarlar hâlleriyle, isterler dilleriyle.

    Gönder yâ Rabbî!

    Yer altında solucan, yer üstünde halecân; kimi gider, kimi gelir, koşuşur.

    Deryadaki, Dünyadaki bütün canlıların rızkını ihsan eden Allah’ım! Ne kadar cömertsin, ne çok merhamet sahibisin!

    Kudretinin dairesini akıl alır gibi değil!

    Sabah giden, akşam dönen bunca insan, bunca hayvan yuvasına çeker durur; karınca misâli, karınca kararınca…

    Kımıldayan dudaklar, ister Senden daima; dinsizi hâlle, dinlisi kâlle.

    Mutî’ kullarına ikrâm, asî kullarına ihsân eden Sensin!

    Çalınacak kapı Sensin! Bilse de, bilmese de mahlûk…

    Gönder yâ Rabbî!

    Sen vermezsen ne hâl olur bunca can?

    Büyüklüğün şânındandır “aman”a eman.

    Dünyada sultan, orada hüsrân etme elaman!

    Kerem-kârsın, meded-kârsın; yâ Hannan, yâ Mennan.

    Sen, Rabbi’l-Âleminsin.

    Hışırdayan yapraklar, çatlak kara topraklar; inekler, sinekler, böcekler; gülümseyen taç yapraklı çiçekler kendilerine mahsûs dilleriyle, dilerler rahmetini.

    “Ey kullarım! Benim doyurduklarımdan başka hepiniz açsınız. O halde benden rızık isteyin ki, sizi doyurayım”2 buyuruyorsun.

    Ne gelirse Sendendir, cümle kusur bizdendir.

    Âkıbet hayr olacaksa, gönder yâ Rabbî!..


    Dipnotlar:

    1- Bursalı, E. G. D., 26 (et-Terğib ve’t-Terhib,2: 488).

    2- Câmiü’s-Sağîr, 3: 1273.


    ALİ RIZA AYDIN
    dua5ts4.jpg
    selam ve dua ile hayırlı günler
    July 13
    http://img31.imageshack.us/img31/6974/09072009cumamesaji.jpg


    Muhabbet iki türlü olur; birisi manay-ı harfidir ki; Allah namına ve hesabına mahlukatı sevmektir. Her şeyi Allah’ın isim ve sıfatlarına bir ayna, bir vasıta olmasından dolayı sever. Aslında sevdiği şey eşyanın kendisi değil, eşyanın üstündeki parlayan İlahi isimlerdir. Dostluğa da bu nazarla bakılabilir.

    Diğeri ise; manay-ı ismidir; mahlukatı kendi namına ve hesabına sevmektir. Yani Allah’ın bir eseri, bir sanatı olduğu için değil, sadece nefse bir fayda veya lezzet verdiği için sevmektir. Bu çeşit sevgiler meşru değildirler. Hem devamsız ve esassız bir sevgi ve dostluktur. Zira bu tarz  sevgi; safi ve katıksız değil, karşılıklı menfaat üzerine kurulmuştur.

    Peygamber efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) farzı muhal olarak; manay-ı ismi olarak birisini dost edinseydim, Hazreti Ebu Bekir (radıyallâhu anh)’ı dost edinirdim sözü ile; Hazreti Ebu Bekir (radıyallâhu anh)’ı taltif ve tazim ediyor. Dostluk ve kardeşliğin vefasını bu vecihle gösteriyor.

    Üstad'ın fenafil ihvan ifadesi; bu vefa ve tazimin bir başka ifade şeklidir. Yani kardeşlik ve dostluk öyle bir şey ki; kardeşinin menfaati için gerekirse kendi menfaatinden vazgeçebileceksin. Her türlü menfaat ve tazimde kardeşinin nefsini kendi nefsinden ileri sürmesini bileceksin anlamındadır. Sahabelerdeki isar * denilen haslet budur. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.


    Üstad bu meseleyi şu şekilde izah ediyor: Sahabelerin, sena-i Kur'aniyeye mazhar olan "İsar hasletini" kendine rehber etmek, yâni hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek; ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsan-ı İlâhî bilerek, nâsdan minnet almıyarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.(Çünki hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki ihlâs kaçmasın. Çendan(onca) hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez; belki verilir. Verildiği vakitte, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek  sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir..

    Şu dünyada en bahtiyar amel insanın dost ve kardeşine mürüvvetli ve vefalı olmasıdır.

    Selâm ve dûa ile...

    ***********************


    * isar :  Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek, cömertlik, ikrâm. * Yumuşatmak. * Dökmek, serpmek. Saçmak.

    img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpg

    July 10
    http://img33.imageshack.us/img33/8189/cumarbg.jpg

    Yürek nükleer güç merkezidir. Sevdiği zaman sevdigine cennet, sevmediği zaman nefret ettigine cehennem kesilir…

    insanın kazanılması ne denli büyük bir saadetse kaybedilmesi de o denli korkunç bir felakettir...

    Bir benimle ne çıkar demeyeceksin, baharın haberini karın altında kı
    şa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın...

    Kim var diye sa
    ğa sola bakmayacaksın, ben varım diyecek ve yürüyeceksin...

    önce seveceksin, garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin, sevginin illeti ölümsüz olacak ki sevgin de ölümsüz olsun.

    Bir insanın yüre
    ğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin.

    Onu kınamak yerine karanlık yüre
    ğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummanına şefkatle atacaksın...

    July 3
    ahmed akwrote:
    http://img03.blogcu.com/images/g/u/l/gulalee/klp_copy_1243553664.png

    Rabbim! kalbimi tut!


    Etrafımı saran uçurumlara düşmemem için,


    düşüncelerin oluşturduğu bilinmezlik denizinde kaybolmamam için,


    nefsimin ve şeytanın gönlümü esir almaması için,


    ellerimden tut Rabbim.


    Rabbim!

     

    Geçici ve boş şeylerle yorulan kalbimi Sevginle doldur.


    Her şeye Senin sevginle bakabilmeyi öğret.

     

    ~selam ve dua ile hayırlı cumalar kardeşim

    July 3
    http://img512.imageshack.us/img512/2971/kandiltebrigirbg.jpg

    Regaib Kandilidir Bugün. Bu kandil, dini literatürümüzde üç aylar olarak bilinen, Recep ayı ile başlayıp, Şaban ayı ile devam eden, rahmeti, feyzi ve bereketi bol olan Ramazan ayı ile noktalanan huzur ve maneviyat mevsimine girdiğimizin de habercisidir.

    Üç aylar ismiyle şöhret bulan bu aylar ve içinde barındırdığı özel geceler, Allah’ın rahmetinin müminlere bol bol ikram edildiği, mağfiretinin, lütuf ve kereminin üzerimize sağnak sağnak yağdığı zaman dilimleridir. Zira bu günlerde kalpler aynı duygu etrafında birleşip çarpar, eller aynı düşüncelerle semaya açılır, gözlerden aynı hissiyatın yaşları süzülürken, dillerden dua ve tespihler aynı aşkla dökülür. Ayrıca bu aylar, durup düşünmenin, geçip giden zamanın değerini idrak etmenin ve daha iyi değerlendirmenin çaba ve imkanlarını sunmaktadır bizlere. Günlük hayatın koşuşturması ve yoğun temposu içinde insan, zaman zaman gönül alemine nazar kılma ve içe doğru bir yönelişi yaşama ihtiyacı duymaktadır. İşte bu mübarek gün ve geceler böyle bir deruni muhasebeye de vesile olurlar.

    İman, insanın iç aleminden başlayıp hayatının her alanını aydınlatan bir hakikat bilgisidir, bir bağlanıştır. İman, bu dünyada yalnızlığının ve faniliğinin sürekli farkında olan, fakat bu derin hakikatı göz ardı etmeye de uğraşan insanı Yüce Yaratana bağlayan ve ona hayatın nihai anlamını kavratan bir güçtür. Namaz, oruç, zekat, hac, dua ve Allah’ı anma gibi ibadetler ise bu bağlantıyı canlı tutarlar. Giderek yalnızlaşan, maddi imkanı artmasına rağmen ruhi yönelişlerini yitiren günümüz insanına bir diriliş fırsatıdır üç aylar ve kandiller. Dinî hayatımıza olumlu anlamda yeni bir heyecan, canlılık ve ivme kazandıracak olan bu mübarek ay ve geceler, Yaratıcımıza, ailemize, çocuklarımıza, vatanımıza, milletimize ve tüm insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızın olduğunu bir kez daha bizlere hatırlatmakta, yanlış ve kusurlarımızdan dönmemize vesile olmaktadır.

    İnsan bir taraftan saygın, üstün hasletlerle donatılmış, diğer taraftan da pek çok zaaf ve kusuru bulunan bir varlıktır. Madde ve mânâ arasındaki dengenin madde lehine bozulduğu, dünyevileşen insani ilişkilerin ve değer ölçütlerinin hepimizi olumsuz yönde etkilediği zamanlarda, insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, manen yükselirken öz eleştiriye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. İlahi rahmete fazlasıyla mazhar olan bu mübarek gün ve gecelerde kendimizi sorgulamaya ve dinin manevi ikliminde gönül huzuru, istikamet ve öz güven kazanmaya, ihtiraslarımızı dizginleyip menfaat ve çekişmelerden uzak kalmaya ihtiyacımız daha da artmaktadır. Öyleyse bu mübarek zaman dilimini fırsat bilerek, aramızdaki çekişmeleri ve kırgınlıkları, şahsi menfaat hesaplarını bir tarafa bırakıp, Yüce Dinimiz’in bizden istediği, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının kurulmasına, birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin güçlenmesine, insanî ve ahlâkî meziyetlerin yaygınlaşmasına gayret gösterelim.

    Bu duygu ve düşüncelerle, Siz değerli kardeşimin , ve Ümmet-i Muhammedin Mübarek Regaib kandilini ve üç aylarını tebrik ediyor, milletçe birlik ve beraberlik içinde daha nice kandillere kavuşmayı, bütün İslam aleminin ve insanlığın barış ve huzur içinde olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

    img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpg
    June 25
    ecidal .wrote:


    Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda  öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir.

    Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede biraraya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir 


    BİR GECE VAKTİ YİNE TEPEDE KAMER.
    BİR NUR VAKTİYDİ GECEDE RECEBİ KAMER.
    SABAHLAR SEHERE ÖZLEM,
    GECELER KAMERE ŞEBNEM,
    ZİFİRİ GECELERDE ÖYLE AYDINLIK Kİ ÇÖLLER...
    NUR GİBİ YAĞDI RECEB-İ KAMER,
    KAVUŞTU GECE KAMERE...
    YILDIZLAR ERDİ RECEB-İ KAMERE.
    BİR RÜZGAR ESER KAVURUR ÇÖLLERİ,
    YÜREKLERİ YANAR, KAMERİ GÖRENLERİ.
    NİYETLİYDİ ÇÖLLER GECE İMSAKİYEDE
    BULUŞTU YASLI GÖNÜLLER ÜÇ KAMERLİ GECEDE...
    ESİNTİ VERDİ NUR AYDINLIĞI RECEB'E
    KAMER HİÇ BU KADAR AYDINLANMADI ÇÖLLERDE
    RECEB HİÇ BU KADAR ÖZLEM DUYMADI KAMERE


    Efendimizin Recep Ayında yaptığı dua

    "Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan"
    "Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır".
    Üç ayların ilki olan Recep ayı girdiğinde bu duayı sıkça yapmalıyız. Çünkü Resulullah (sav) bu duayı yaparlardı ve ümmetinin de yapmasını istemiştir.

    ÜÇ AYLARIN ÜLKEMİZE VE TÜM İSLAM ALEMİNE HAYIRLARA VESİLE OLMASINI CENABI ALLAH'TAN NİYAZ EDİYORUM...SELAM VE DUA ILE KARDESIM

    June 25
    ecidal .wrote:


     

    Kalpte Ne Varsa,disari O Yansir...

    Kelimeler kalpten akan katrelerin kabıdır… Kalpte ne varsa o damlar ve tekrar ait olduğu yere döner damlalar... Kimliğin kilididir kelimeler… Kibar kalpten kelamın kibarı damlar kem kalpten de kem kelime…

    Boş değildir kelimeler boş olanlar bile bir boşluğu ifade eder… Hiçbir kelime de boşlukta kalmaz bir kalbe konuk olur… Keder kelimeleri kederliler kapar kimsesizlerinkini kimsesizler tutar sevinçliler sevinçlileri sevindirir… Yaslıları yaslandırır yaslı kelimeler…

    Hikmetin kabı mananın kılıfıdır kelimeler… Mana denizi kabardığında kelime dalgasıyla vurur yürek sahillere… Sahile değişik şekiller verir bazen nazlı bazen hırçın vuran dalgalar… Engin denizlere yelken açmak da kelime teknelerine binmekle olur… Denizle sahil arasında gelgitleri oynar kelimeler…

    Kimse kaçamaz kader kelimelerden ve kader olan kelimelerinden… Kem bir kelime kendinin yazdığı yazgıdır ve tekrar sahibine yansır… Hased hasisliktir sahibini yakar… Gıybet kendi kendini dişlemektir… Zan zulmü zamansız yakalar kişiyi…

    Kelime varsa bir kalem vardır… Bir kelimedir kâinat… Kâinatı “Kün” (Ol) ile yazan kader kalemi her bir kalbe de ayrı bir imza atmış her ömre farklı bir yazgı yazmıştır… Motif motif çizmiştir “an”ları desen desen yapmıştır yolları…

    Kâinata ve kalbe yazılanları iyi okumak insanın güzelliklerle bezenmesidir… Kem kelimelerle kirletmemeli insan kalbini… Hikmet konuşmak varken gıybet etmemeli tefekkür ederken hasislik düşünmemelidir…

    Evet İnsan her zaman ;Hayatıyla “Elif” yazmalı “Vav” vuslatıyla yürümeli ve yüreği her daim “Hu” ( O’nu ) okumalıdır

    Selam ve dua ıle kardeşim

    June 21
    ahmed akwrote:



    İnsan yağmur gibi olmalı bence, herkesi ıslatabilmeli. . .
    Rahmeti kuşanıp herkese her şeye merhamet etmeli. . .
    İnsan sözünü yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara;
    Kırıp dökmemeli, damla damla söylemeli, ince ince sevmeli. . .
    Şefkatli olup kimseyi küçümsememeli,
    hor görmemeli, kimsenin dalını kırmamalı. . .
    İnsan yağmur gibi, bir görünmeli bir saklanmalı. . .

    Öyle ince olmalı ki, ihtiyaç duyan onu dizi dibinde bulmalı,
    ihtiyaç bittiğinde hiç şikayetsiz ortalıktan kaybolmalı. . .
    Yağmur göklerden yere serinliktir;
    Yağmur yukarıdan aşağıya minnetsiz iniştir. . .
    Yağmura “rahmet” diyenlere,
    yağmur
    damlaları
    sayısınca
    rahmet
       okumalı...

    Senai Demirci

    selam ve dua ile kardeşim

    June 20
    ecidal .wrote:

                                                               En olgun müslüman ahlâkı güzel olandır

    Yüce İslâm dininin gayesi, insanı güzel ahlâk sahibi kılmaktır. Güzel ahlâklı insanın ayırd edici vasfı, kötülüklerden kaçınıp iyilikleri istemesi ve hayatta onları uygulamasıdır.

    Yüce İslâm dininin gayesi, insanı güzel ahlâk sahibi kılmaktır. Güzel ahlâklı insanın ayırd edici vasfı, kötülüklerden kaçınıp iyilikleri istemesi ve hayatta onları uygulamasıdır.

    İyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu soran kişiye Hz.Peygamber (s.a.s.)`in verdiği cevap şöyledir:

    – `İyilik, güzel ahlâktır. Kötülük(günah olan şey) de, seni içten içe rahatsız eden ve insanların farketmesinden hoşlanmadığın şeydir` (Müslim, 45. Kitabu`l–Birr, Bab. 14–15).

    Peygamberimiz (s.a.s.) kendi gönderiliş gayesini, ahlâkî güzellikleri tamamlamak olarak belirtmiştir. Ebu Hureyre`nin naklettiği hadis–i şerif de şöyle buyurur:

    – `Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak Üzere gönderildim.` (Müsned–i Ahmed İbn–i Hanbel, c.II, s. 381).

    Abdullah İbn–i Amr şöyle der: `Peygamber (s.a.s.), ne çirkin bir söz söyler, ne de kötü bir eylemde bulunurdu. O bu konuda şöyle buyururdu: `En iyileriniz, ahlâk bakımından en güzel olanlarınızdır` (Buhari. Sahih, 78. Kitabu`l–Edeb, 39).

    Peygamberimizin (s.a.s.) güzel ahlâkın önemini vurgulayan bir başka hadisi şöyledir: `Şüphesiz insan, güzel ahlâkı ile, geceyi ibadetle geçiren insanın derecesine ulaşır.` (Ebu Davud, Sünen, 35. Kitabu`l–Edeb, Bab: 8, H. No: 4798).

    Güzel ahlâk, aynı zamanda, kişideki imanın olgun olup olmadığının da bir göstergesi durumundadır. Hadisde şöyle buyurulur:

    – `İman açısından en olgun mü`min, güzel ahlâk sahibi olan ve ailesine iyi davranandır.`(Tirrnizi) Görüldüğü gibi, iman ile ahlâk arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Güzel ahlâk, kemal seviyesindeki olgun bir imanın göstergesi durumundadır. Kötü ahlâk da, iman`daki zaafa işaret eder. Çünkü İslam`da dinamik, harekete geçirici bir iman anlayışı vardır. İnsanların sadece iman etmeleri değil, aynı zamanda güzel eylemlerde bulunmaları da istenir.                                                                                                                                                   
    Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim
     Ey Allahım ! Efendimiz, büyüğümüz Muhammed'e, evladu iyaline, ashabına salatu selam eyle.(Rahmet et, selametlik ver.)
    HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA ILE

    June 18

    Image Hosted by ImageShack.us

     

    NAMAZSIZ VE TESETTÜRSÜS MÜSLÜMAN OLMAZ  ALLAH BEŞ  VAKİT NAMAZI FAZ KILDI MÜSLÜMANIM DİYEN BEŞ VAKİT  NAMAZ  KILSIN KİM BEŞ VAKİT NAMAZ KILMADI DAHA MÜSLÜMAN OLMADI NAMAZ HOCASINI ÇOK EYİ DİNLEYELİM 

    CENNETİN ANAhTARI  NAMAZDIR  NAMAZ  ALLAH  HEPİNİZDEN  RAZI  OLSUN
    Müslüman ve   Namaz      Namaz   allah  hın emridir  beş vakit  namaz 
    allah beş vakit namazı faz kıldı müslümanım diyen namaz kılsın  canl__namaz.gif

       

     05554563507a3ur3xt7wc.gif                              
    June 16
    ecidal .wrote:


     İyi Niyetli ve Güzel Düşünceli Olmak
    Hüsn-ü zan, yani iyi niyetli ve güzel düşünceli olma insanın iç güzelliğini ve hayırhahlığının bir göstergesidir. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

    “Şu üç özelliği taşıyan müslümanın kalbinde hıyanet ve kin bulunmaz: Allah için ihlaslı amel, bütün Müslümanlara karşı iyi niyetli ve nasihatçı olma ve fikir ve amelde Müslümanlarla birlik olma.”

    Müslüman, insanlar hakkında zahirde görecekleri ile hükmetmeli: zan, şüphe, dedikodu ve evham ile başkalarına iftiradan uzak durmalıdır.

    İnsanların gizli şeylerini ortaya çıkarmak, özel işlerine burnunu sokmak ve namusları hakkında ileri geri konuşmak müslümanın ahlaki vasıflarından değildir. Ancak Müslüman zahirde gördüğü ile amal eder. Ne gördü ise onu söyler. Şüphe ve zan ile hükmetmez.

    Müslüman başkalarının aleyhinde konuşmaz. Zira kalben inanır ki konuştuğu her kelime bir melek tarafından kaydedilmekte, her hareketi yazılmaktadır.

    بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
    " Mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki zekatı öderler. Onlar ki ırzlarını korurlar.

    "Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

    (Mü’minûn 23/1-5)
    selam ve dua ıle kardesım
    June 9
    http://img188.imageshack.us/img188/8189/cumarbg.jpg

    ALLAH'IM
    Bizi bize bırakma kendi haline bıraktıkların rezil oldu sefil oldu.
    Bizi aciz aklımıza teslim etme Ya Rabbi aklına güvenenler aklıyla ancak ahmaklığını buldu.
    Allah'ım bizi kendine yakın et,elçin Muhammed'e yakınken uzak kalan Ebu Talibe ne yazık oldu.
    Uzaklardan sana yaklaşan Necaşi ne iyi etti de seni buldu.

    Allah'ım kalbimizi aşkınla doldur, Aşkınla ağlat aşkınla güldür.
    Sana açılmayan çiçeği soldur,gülü de soldur.
    Seni anmayan dili lal et isyankar sesleri sustur.
     
    Ya Rabbi biz aciziz biçareyiz acizliğimize katından bir çare indir.
    Bizi kibirden,gururdan uzak kıl.Lütfunla kuşat bizleri rahmetinle sevindir.
    Ya Rabbi senden başkasına yönümüzü çevirme ne olur ömrümüzü de yolunda son buldur.
    Kalemi senin için tutalım kılıcIda senin için Ya Rabbi ölümümüzü hayırlı eyle son nefeste bizi imanla doldur,ya Şehit olayım yolunda yada secdedeyken bizi öldür.
     
    Aldığımız nefesi veriyorsan eğer Rabbim diye verelim.
    Günümüzü elhamdülillahla bitireyülim,
    seni çok seven kullar gibi adın geçince ansızın kalbimizin ritmi dursun bizde kendimizden geçelim.
     
    Seni anarak uyuyalım seni anarak uyanalım.
    Bize şah damarımızdan daha yakınsın ya her atışında kalbimiz bizde seni hatırlayalım.
    Allah'ım bizi amelimizle değil rahmetinle yargıla .
    Ameline güvenenler bir gözün bile hakkını veremez sana güvenenler kendinden emin kullardır,kör gözleriyle herşeyi görürler.
    Sevabımız azdır günahımız çok
    senden başka bu kullarının gidecek kapısı yok.
     
    Allah'ım bizi varlıkla kendimizden geçirme.
    Allah'ım bizi yoklukla terbiye etme.
    Allah'ım kitabımız sağ elimizden verilsin
    Allah'ım senin rızan bizim hediyemiz olsun,
    atmasına izin verdiğin şu kalbimiz aşkınla atsın aşkınla dursun...

    ...Cuma'nın ferahlığı sarsın ömrün/m/üzü...



    June 5
    ecidal .wrote:


     PEYGAMBERİMİZ (SAV) İNSANLARDAN HİÇBİR KARŞILIK BEKLEMEDEN, SADECE ALLAH'IN HOŞNUTLUĞUNU ARAMIŞTIR

    İslam dininin en temel özelliklerinden biri, insanın tüm yaşamını Allah korkusu üzerine bina etmesi ve tüm ibadetlerini de yalnızca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak için yapmasıdır. Allah bir ayetinde müminlere "De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır" şeklinde buyurmaktadır. (Enam Suresi, 162)

    Kuran'da, "Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü'minlerle beraberdirler. Allah mü'minlere büyük bir ecir verecektir" (Nisa Suresi, 146) ayetiyle de müminlere, dini sadece Allah için, başka hiçbir amaç katmaksızın yaşamaları emredilmiştir. Bir kimsenin Allah'a sımsıkı sarılması, Allah'tan başka bir ilah olmadığını bilerek, hayatını yalnızca O'nu razı etmeye adaması ve her ne olursa olsun Allah'a olan sadakatinden vazgeçmemesi o kişinin ihlas sahibi olduğunu gösterir.

    İhlas sahibi bir mümin, yaptığı işler ve ibadetlerle Allah'ın dışında bir başkasının sevgisini, hoşnutluğunu, takdirini, ilgi ve beğenisini elde etmeye çalışmaz. İhlas sahibi müminlere en güzel örnek Hz. Muhammed (sav) ve diğer peygamberlerdir.

    Peygamber Efendimiz (sav), sadece Allah'ın hoşnutluğunu aramış, hiçbir çıkar veya dünyevi bir kazanç düşünmeden, hayatı boyunca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak için çaba göstermiştir.

    De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim." (Sad Suresi, 86)

    De ki: "Ben sizden bir ücret istemişsem, artık o sizin olsun. Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah'a aittir. O, herşeye şahid olandır." (Sebe Suresi, 47)


    "ALLAH ı anarken, ALLAH korkusu ile gözünden yaş akana, kıyamette azap olmaz." [Hakim]

    "ALLAH korkusu ile ağlayan göze, Cehennem ateşinin dokunması haramdır" [Nesai]

    "Kıyamette herkes ağlayıp gözyaşı dökecektir. Ancak dünyada ALLAH korkusu ile, bir damlacık gözyaşı dökenler ağlamayacaktır." [İsfehani]


    HAYIRLI CUMALAR ALLAH A EMANET OL SELAM VE DUA ILE

    June 4
    ecidal .wrote:


     

    Peygamber Efendimiz ile Hz fatıma arasında bir sohbet

    Müjdeler olsun ey kızım!”
    Hazreti İmrân bin Husayn şöyle anlatır: Bir gün Peygamber efendimiz bana buyurdu ki:
    - Yâ İmrân sen de bilirsin ki biz seni çok severiz. Kızım Fâtıma rahatsızmış. Eğer beraber gelirsen onun ziyâretine ve hatırını sormaya gidelim.
    Kalktım beraberce Fâtımatüz Zehrâ’nın evine gittik. Peygamber efendimiz kapıyı çaldı ve Esselâmü aleyküm yâ Ehle Beytî diye selâm vererek içeri girdiler. Fâtımatüz Zehrâ da cevap verdi: “Ve aleyküm selâm sevgili babam yâ Resûlallah!”
    - Kızım yanımda İmrân bin Husayn da vardır. Onunla beraber geldik başını ört!
    - Babacığım seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki bu yün örtüden başka örtünecek bir şeyim yoktur.
    - Kızım işte onunla örtün!
    - Ey Babacığım! Başımı örtsem vücudum vücudumu örtsem başım açık kalır.
    - Bu örtüyü düz düzüne değil de köşeleme yâni uzunlamasına ört ki vücudunun her tarafını kaplasın.
    İmrân bin Husayn diyor ki:
    Ben dışarıdan bu konuşmaları işittikçe gözlerimden yaş ciğerlerimden kan geliyordu. Hz. Fâtıma’nın dünyaya hiç bağlanmamasına gıpta ediyordum. Nihayet Hz. Fâtıma sevgili Peygamberimizin târifleri üzere güzelce başını bağlayıp örttükten sonra içeri girmeme izin verdiler. İçeride Peygamber efendimizin arkasında oturdum.
    Peygamberimiz “Kızım nasılsın rahatsızlığın nasıl oldu?” diye hatırlarını sordular. O da dedi ki: “Babacığım bu gece çok rahatsızdım. Sancıdan sabaha kadar uyuyamadım. Şimdi öyle bir hâldeyim ki bir lokma ekmek yemeye bile takatim kalmadı. Açlıktan çok bitkinim.”
    Bu söz üzerine Allahü teâlânın habîbi Resûl-i ekrem efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Buyurdular ki:
    - Kızım sakın hâlinden şikâyet etme! Allahü teâlâya yemin ederim ki ben yaratıkların en üstünü Allahü teâlânın habîbi olduğum hâlde üç gündür mideme bir lokma ekmek girmedi. Hâlbuki Rabbimden istesem beni doyuncaya kadar yedirir. Fakat ümmetime ibret olması için geçici rızıkları sonsuz rızıklar için feda ettim.
    Resûlullah efendimiz sonra mübârek elleriyle Hz. Fâtıma’nın omuzlarını tutarak buyurdu ki: “Müjdeler olsun ey kızım sen Cennet kadınlarının hanımefendisisin!”

    Peygamber efendimiz Hz. Fatıma’yı çok öperdi. Eşi Ayşe bu harekete çok şaşırarak Resulullah’tan (s.a.a.) sebebini sordu. Resulullah efendimiz ona şöyle söyledi: Mirac gecesinde cennete girdiğimde Cebrail bana cennetten bir meyve getirdi, ben de meyveyi yedim. Fatıma’nın yaradılışı o meyvedendir ve ben Fatıma’dan cennet kokusunu hissediyorum. Ne zaman cennetin kokusunu özleyecek olursam Fatıma’yı kokluyorum.


    بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
    "Kadınlar oğullar yük yük altın ve gümüş salma atlar davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
    (Âl-i İmrân 14)

    SELAM VE DUA ILE ALLAH A EMANET OL SAYGILAR

    June 3
    ecidal .wrote:
      
    Esselatu Vesselamu Aleyke Ya Resulullah...
    Esselatu Vesselamu Aleyke Ya Habiballah...
    Esselatu Vesselamu Aleyke Ya Seyyide Evveline Vel Ahirin...
     Peygamber efendimizin cennette gördükleri ...
    Alemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz İsrafil aleyhisselam ile birlikte Cebrail aleyhisselamın yanına geldiler. Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimizi Cennet'e götürdü.
    Melekler ellerinde nur dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselam;
    "Ya Resulallah! Bunlar Âdem aleyhisselamdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin Allahü teâlânın emriyle Cennet'in eşiğine ayak basınca bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır" dedi.
    Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ ikisini senin ümmetine birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti" dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi.
    Habib-i ekrem efendimiz buyurdular ki:
    "Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden su süt ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir balçığı anber otları za'feran idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar sayıları gökteki yıldızlardan ziyade idi. Çevresinde kuşlar olup boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse Hak teâlânın rızasına mazhar olur.
    Cebrail'e; "Bu ırmak nedir?" diye sordum. "Kevser'dir. Hak teâlâ onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu Kevserden akar" dedi.

    Irmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi. Derlerdi ki:
    "Biz sevinçli ve neş'eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz gençleriz hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz hiç ölmeyiz."
    Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip onların nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardı ki o nağmeler dünyaya gelseydi ölüm ve mihnet dünyada olmazdı.
    Cebrail "Bunların yüzlerini görmek ister misin?" dedi. "İsterim" dedim.
    Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam bitiremem. Yüzleri sütten beyaz yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı kokuları miskten daha güzeldi. 
    Saçları gayet siyah kimi örülmüş kimi toplanmış kimi salıverilmiş otursa etrafında çadır gibi olur kalksa ayağına kadar uzanırdı. 
    Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    "Sekiz Cennet'in bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm. Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi."
    Cebrail elimi tutup Cehennem'in en büyük meleği Malik'e götürdü:
    "Ey Malik! Muhammed aleyhisselam asilerin Cehennem'deki yerlerini görmek ister O'na Cehennem'i göster" dedi
    Malik Cehennem'in tabakalarını açtı. Yedi tabakanın hepsini gördüm.
    Efendimiz Cehennemdekilerin halini görünce çok üzüldü. Merhametinden çok ağladı. Bütün melekler de ağlaştılar.

    Ey Rabbimiz...!
    Iman ettik; bizim gunahlarimizi bagisla, bizi ates azabindan koru...!
    Indirdigine inandik ve Peygamber'e uyduk. bizi (birligini ve peygamberlerini tasdik eden) sahitlerden yaz.
    Gunahlarimizi ve isimizdeki taskinligimizi bagisla; ayaklarimizi (yolunda) sabit kil; kafirler topluluguna karsi bizi muzaffer kil!
    HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA  İLE
    May 28
    ecidal .wrote:
                                                Ölümü çok hatırlamak lâzımdır:

    Kâinatın Efendisi Aleyhissalâtü vesselâmın lâl ü güher beyanları içinde lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikretmek gerekir. Bundan maâda yine Efendimiz bizzat kabirleri ziyaret etmiş ve ziyaret tavsiyesinde bulunmuşlardır. İnsan ölümün hakikatına inandığı gibi onu his duygu ve aklına nakşederek hayâl ve düşünce dünyasına da hakim kılar ve kıyamete kadar sürecek olan kabir hayatına da kendini ikna ederse bu takdirde dünyaya ve ukbaya bakışı ve davranışları farklılaşır ve değişik olur. Onun içindir ki söz Sultanı “Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” buyurmuşlardır.

    Niçin hatırlanmaz ölüm? Nefsin hoşuna giden pek çok haram lezzetleri acılaştırarak ağzın tadını kaçırdığı keyfi bozduğu insanı nefsanî isteklerden vazgeçmeye bir kısım bedenî haz ve alışkanlıklardan kopmaya zorladığı peşin lezzetlere rağmen ruha öteler hesabına zâhidlik aşıladığı dünyaya bakan yönüyle kalbi daralttığı ve düşünceyi buğulandırarak süslü toz-pembe dünyâları kararttığı içindir ki ölüm hatırlanmak istenmez.

    a) Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak ölümü unutturur:
    Ölüm neden tesir etmez? Tevehhüm-ü ebediyetten.. hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaktan ve yaşamak için yaşamaktan.. çocuk oyuncakları mesabesindeki peşin ücretlerle avunmaktan.. kalb ve fikrin geçmiş ve geleceğe dönük gözlerini kapamaktan...

    b) Ebedi saadet saraylarının kapısı ölümle açılır:
    Ölümün alnından öperiz biz: “Sen ne mübârek arkadaş ve refakatçisin” deriz ölüme. Varsın başkaları sana dikenli nazarıyla baksın sen gülün ta kendisisin. Bırak bazıları sana “kara yüz” yakıştırmasında bulunsun sen bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran ötelerden iki ışık kanatsın. Bakma sana “soğuk yüz” dediklerine; sen bizim için müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın. Onlar sana “çukur” derler “dehliz” derler; fakat biz “ebedî saadet saraylarına açılan koridorsun” deriz. “Ayıran” da derler sana; fakat sen haddizatında ebedî âlemlere intikal etmiş binlerce ahbaba dost ve yârâna kavuşturansın. Başta sîmalarına meleklerin hayran olduğu nebîlere sonra Sahâbeye salihlere hısım ve akrabaya bizi ulaştıransın. Cemalullaha yaklaştıransın!...

    Evet ayıransın da fakat elemli sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünyâ talimgâhından hayatların en hası hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin! Sen bizi Gönderene dönme anında cismimizi nura garkedecek bir ebed şerbetisin! Ve sen bir son değil sonun sonusun; sonsuzluğa eş ve baş olabilecek son bir sonsun. Son ile sonsuzluğu dudak dudağa getiren bir ufuk ve Cemale açtığın gözlere çekilen bir sürmesin.. Ve yine sen dertli bir neslin dert yüklü Tercümanına “Eyvah bugün yine ölmemişim” dedirtensin. İşte ölümün iki yanı: Önce terhib düşüncesiyle ölüm sonra da terğib düşüncesiyle ölüm...

    Ölüm düşüncesi arzettiğimiz gibi hem caydırıcı hem de teşvik edici yönleriyle bir yandan seyyiatımız mesuliyet hissimiz ve Rabbimize karşı yaptıklarımızdan hesap verme endişesiyle bizi iki büklüm ederken bir yandan da ümit-reca münasebeti içinde kalbimizi hoplatıp bizi canlandırmakta şahlandırmakta ve kalbimizle beraber duygularımız ve düşüncelerimizle beraber davranışlarımız üzerinde müsbet tesir icra etmektedir. Rabıta-ı Mevt denilen ölümü sürekli hatırlama ameliyesiyle kabirleri ziyaret ve hastalarla sakatlardan ibret almakla -İnşaallah- ülfetten kurtulmuş iç gerilimimizi ve canlılığımızı muhafaza etmiş ve şeytan ve günahların zararından korunmuş olacağız.                                      Selam ve dua ıle Allah a emanet ol
    May 24
    ecidal .wrote:

                                                             Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim
    Ey Allahım ! Efendimiz, büyüğümüz Muhammed'e, evladu iyaline, ashabına salatu selam eyle.(Rahmet et, selametlik ver.)

    peygamberimizin genclere vasiyeti

    IMAN-IBADET:
    Peygamber (ef)buyurmusturki:Allah Ibadetsiz Imaniimansiz ibadeti ve isi kabul etmez.
    GENCLER:
    Allahgenc tövbekarlari sever.:-:
    Allah;genc yaslarinda ibadet edenleri melekleine göstererek sevincini ilan eyler.:-:
    CÖMERTLIK:
    Cennet cömertlerin evidir.:-:
    Halkin muhabbetini kazanmak isteyen bir kimsemalini bol bol ihsan etsin.:-:
    SABIR:
    -Sabir cennet hazinelerinden bir´hazinedir.:-:
    ÖFKE.:
    SIRKE BALI BOZDUGU GIBI HIDDETDE IMANI BOZAR.
    KÖTÜ ARKADAS:
    Günah isleyen âsi ve günahkâr arkadasinizdan uzak olunuz.Yoksa sizinde onlardan oldugunuz anlasilir.
    SOFU GÖRÜNMEK:
    Halka karsi´âlim ve dindar görünmek icin sofu elbiseleri giyip gezmekten ve bundan hâsil olacak söhretlerden uzak bulunuz.
    ZINA:
    Gözlerin zinasi haram olan seye bakmaktir.
    -bir kimse helal diyerek zina ederse imani gider.fakat pisman olup tevbe ederse affolunur.

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, “Allah’ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay hâlime! Gerçekten ben alay edenlerden idim” demesin. Yahut, “Allah beni doğru yola iletseydi, elbette O’na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum” demesin. Yahut azabı gördüğünde, “Keşke benim için dünyaya bir dönüş daha olsa da iyilik yapanlardan olsam” demesin. (Allah, şöyle diyecek:) “Hayır, öyle değil! Âyetlerim sana geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkârcılardan oldun.”Zümer suresi  55-59

    HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA ILE

    May 22

    İlahi !... Yüzümü Seçemiyorum...

    İlahi!... 


     Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin İlahi!...
     
    Bir ışık son ışık kaldı göğümde. Ayetler reklam aralarında iniyor artık evimize. Biliyorum çalmaz melek kapımı (zı) ; çocuklarımı (zı) ayrı tut amel defterim (iz) de. Çünkü onlar masum biz ise kirli.
     
    Yüzüm (ü) kimin yüzüne sürsem artık ağlamıyor kimse. Herkes plastikten kulluklar sunuyor bize. Dayanamıyorum... Ellerime bir taş alıp atıyorum yüzüme. Parçalanıyor gök ve yer. Kıyametimi kendi ellerimle yaşıyorum şehrin şuh kokulu ellerinde. Ellerim ellerine değiyor şehir tenine. Şehir devriliyor üstüme çanak antenleriyle. Çanak tutuyor kulluklar erotizme.

    İlahi!...

    Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin İlahi!...
     
    "Afrikada öldürülse bir yerli; canı bende çıkıyor, seni bildim bileli"... diyordu şair. Ben ölsem kimde canım çıkar diye soruyorum kendi kendime. Cevabını bulamıyorum İlahi!... Bir tek kulluğumuza talip günahlar sahip çıkıyor bedenimize. Kirlendikçe şair oluyoruz artık bu demlerde.
     
    Atılan her taş aynama çarpıyor artık. Her kelime sahte bir yüz geçiriyor düşlerime. Senin isimlerin aynada kırık bir çizgiye dönüyor nedense. Günahlar kuşattı bizi. Kalelerimiz, yani kardeşliklerimiz, ayetlerimiz, elçilerimiz tek tek düşüyor. Birde koynuna düşüyor kadınların yıldızlar tek tek. "Biz" yok artık İlahi!... Kulluklarımız bile şöhrete muhtaç. Onun için dilekler artık çaputlarla ekranlara bağlanıyor.
     
    Bir damla düştü göz bebeğime. Kanlandı. Günah işlemekten yorgun düşmüş ellerim çanaklandı. Çırpınıyor ruhumuz; ama zevkten. Herkes aynı ipe sarılmıyor artık; aynı ipte çekiliyor kardeşlikler. Umudumuz artık başkalarının günahları oldu.
     
    İlahi!...

    Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin
     
    İlahi!...


    "Habibim... Giyim-kuşamı ve konuşması seni etkileyenler var aranızda. Onlar giydirilmiş kütük gibidirler..." diyorsun bir ayetinde. Ben hiç giyim-kuşamımla etkileyemedim çevremi. Ama kelimeleri ve konuşmayı giydirebildim her zaman.
     
    Kendimi cehenneme atılacak kütük gibi hissediyorum. Tek umudum bu kütükten kalem ve kağıt olup senin salih kullarının elinde sana hizmet etme fırsatı vermen.

    Kadir gecesine erdiysek. Bu fırsattır biliyorum Rabbim. Fırsatlardan bile günahlar devşiren bir ruh halimiz var artık. Müslümanlar arasında tanınmayı senin rızana tercih eder olduk günlük hayatımızda.

    İlahi !

    Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin İlahi!...

    Servet Hocaoğulları
     
    Selam ve dua ile canım kardeşim  ALLAH C.C yar ve yardımcımız olsun Hayırlı günlerimiz olsun Kırmızı gülKırmızı gül
    May 21
    ecidal .wrote:


     
    SevGiler İhMale GelMez..!

    Bazen sevdiklerini ihmal eder
    Gaflete dalar insan.

    Oysa O'nsuz anlamsız olduğunu düşündüğün
    Sahip olduğun en büyük armağanım dediğin
    Başının tacını ihmal eder mi hiç insan?

    Kişi sevdiğiyle beraberdir..
    Öyle ya.. Sen neden değilsin?
    Yoksa yeteri kadar sevmiyormusun?
    Hayır... diye haykırıyorsun
    Sewiyorum sewiyorum..
    Başımın tacını hayatıma anlam veren en büyük armağanımı nasıl sevmem!
    Peki neden her an sevdiğinle değilsin?

    Sevgi sözde olmaz bunu çok iyi bilirsin!
    Sevgi ihmal edildi mi o çok güçlü dediğin bağları zedeler..
    Oysa nasıl da korkarsın sevdiğinden ayrı kalmaktan
    O'nsuz kalınca neleri yitireceğini düşünmek korkutur seni.

    Hemen buluştuğunuz anları o senin için en anlamlı olan anları düşünürsün..
    Şükredersin O'na sahip olduğun için
    İhmal ettiğinin farkına varırsın..
    Oysa.. sevgi ihmale gelmez bilirsin
    Peki neden her an O'nunla değilsin?

    Şimdi kaybetme korkusu sarsın bedenini..
    Gaflete dalıp ihmal etme başımın tacı dediğini
    Sevgi ihmale geldimi o çok güçlü sandığın bağları zedeler

    Şimdi ayrılık korkusu sarsın bedenini..
    Vakit.. sevdiğin için birşeyler yapma vakti..
    O'na olan sevgini her an yanında olarak kıymetini bilerek gösterme vakti..

    Haydi kalk..
    Gafletten uyan..
    O'na sımsıkı sarıl..
    Sahip olduğun için şükret..
    O'nu birdaha kaybetmemek için söz ver kendine..

    Eğer gerçekten seviyorsan
    Haydi kalk..
    O'nun için hazırlan..
    Birazdan O'na kavuşacağın için heyecanlanmalısın
    Kavuştuğun için mutlu olmalı..
    Ve artık herşeyi Sevdiğin için göze almalısın..
    Şimdi vakit.. aklını başına alma zamanı..
    Kavuşma zamanı...

    Haydi kalk..
    O'nun için hazırlan..
    Duyuyormusun? Ezanlar da okunuyor..
    Haydi hazırlandıysan..
    Başının tacı hayatına anlam ve yol veren
    Seni Sen yapan
    Yaradan'ın sana o en büyük armağanı Namaz'ına sımsıkı sarıl..

    Ve unutma..
    Sevgiler ihmale gelmez..
    Kaybedersen yitireceklerinden korkuyorsan eğer
    Haydi kaybetmeden sarıl sevdana..
    Haydi sarıl İSLAMA..
    Haydi sarıl KARTULUŞA

    بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.” (Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.

    Zümer suresi  8-9

    May 20
    http://img198.imageshack.us/img198/9843/cumatebrigirbg.jpg

    إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَيَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ ۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

    İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagy(bagyi), yeizukum leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

    Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

    Nahl 90

    Sadakallahülazim  / Allah doğru söyledi

    http://img194.imageshack.us/img194/9748/kuranrbg.jpg

    Sana bir dua eden olsun...

    Sen birine dua et..

    Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır......

    Karanlıkları aydınlatan....

    Sana ummadık kapılar açan....

    Bilmezsin kimin için etti
    ğin duadır.......


    Seni böyle ayakta tutan....... can dostlardır

    headerphoto


    "Dünya çok kısa... Ahiret sonsuz olunca, sonsuzun yanında asırlar bile kısa kalır. Çok kısa küçük hayırcıklar, az bir şey. Asıl hayır ahiret hayrı..."

    (02
    . 02. 2001 - Avustralya, Esat Coşan Hocaefendi)

    "İslâm'a hizmet her Müslümanın görevidir; sadece hocaların, müftülerin, vaizlerin, hafızların değil... Her mü'min, kendi meslek alanında ve kendi eğitim birikim, imkan ve müktesebatı (edindiği bilgiler) miktarınca, elinden geldiği kadar İslâm'a ve Müslümanlara faydalı işler yapmaya çalışmalıdır, bu ağır yükün bir kısmını üzerine almalıdır ki, İslâm payidar olsun, gelişsin, yayılsın, güçlensin. Bunun şerefi, sevabı, mükâfatı çok büyüktür. Rabbim cümlenize bu mazhariyeti (şerefi) nasib eylesin!"

    (İslam Dergisi, Halil Necatioğlu,. Mart 1998)

    img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpghttp://img104.imageshack.us/img104/9335/allahrazolsunls0.jpg

    May 15
    ahmed akwrote:
    İlâhiyat Fakültesinde iken Kur’ân dersi hocamız Emin Işık Beyin anlattığı ilginç nükteler vardı. Kendine has jest ve mimikleriyle esprili olaylar anlatır, hem güldürür, hem ibrat almamızı sağlardı.

    Kişinin, kendisini bir ideale vakfetmesi, bir gayeyi dert edilmesini ifâde ederken, şu ibretli hâdiseyi anlatırdı:“Kendini ‘Peygamber (a.s.m.) âşığı’ olarak tanıtan bir adam, salih bir kimsenin yanına varmış. ‘Efendim, ben Hazret-i Peygambere âşığım. Ama bir türlü rüyamda göremiyorum’ demiş. Salih kişi, adamı şöyle bir süzmüş. Adam biraz fazla kiloluymuş. Bir an için hayali gençlik yıllarına uzanmış. Kendisini ibâdete vermeden önceki yıllarını göz önüne getirmiş. Sonra adama dönüp şöyle konuşmuş: ‘Ben gençliğimde bir kıza âşık olmuştum da onu düşünmekten 35 kiloya düşmüştüm. Sen nasıl Peygamber âşığısın ki, mâşaallah ensen göbeğin yerinde?”

    Elbette bir meseleyi dert edinmenin tek göstergesi kilodan düşmek, zayıflayıp bir deri bir kemik olmak değildir. Ancak, bir meseleyi düşünmenin, bir hedef uğrunda çalışıp didinmenin bazı işâretleri vardır. Kimileri idealleri uğrunda çırpınırken yemeden içmeden kesilir, kimileri eğlenmeyi dinlenmeyi unutur, kimilerinin gözüne uyku girmez.

    Mukaddes bir ideal uğruna hayatlarını vakfettiklerini iddia edenler, sık sık nefislerini sorgulamak durumundadırlar.Gerçekten, bir idealin kara sevdalısı gibi uçsuz bucaksız çöllerde bile gece gündüz demeden, aç susuz koşuyor muyuz?

    Yoksa, cennet-misal bir yeşilliğe kurulmuş, “çöl edebiyâtı”yla mı meşgulüz?

    Eğer birincisine tâlipsek, her işimizin, her günümüzün, hattâ her ânımızın o yüce ideale ulaşmak için dolu dolu geçmesi gerekir.

    Yok eğer ikincisine dûçar olmuşsak, boş yere “ideal edebiyatı” yapıp, “vatan kurtarak aslan” iddiasına soyunmaya ne gerek var? Hiç ağzımızı açmayıp, “sıradan bir insan” olduğumuzu düşünüp, öyle yaşamalı değil miyiz?

    Ancak, bir kere mukaddes bir dâvânın çilekeşi olmaya niyetlenmiş insanlar, rahatta huzuru bulamazlar. Eğer bir gafletin, bir atâletin ve bir isteksizliğin tozuna bulanmışlarsa, içlerinden bir ses dâima onları tahrik eder. “Nerede senin eski yılların?” diye mânevî tokatlar indirir.

    Bunun çaresi, titreyip silkinmektir. Gerekirse herşeye yeniden başlıyormuş gibi idealler ummanına dalmaktır. Bir kere hayatın fenâsını ve asıl gayesini bilen insanlar, “rahat”ta huzur bulamazlar. Onlar “zahmet” denizine dalmaya mahkûmdurlar.

    Kişi, neyi dert ediniyorsa, “o”dur. “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına millettir” sözü bunu anlatmıyor mu?

    Büyük dâvâlar, büyük himmetler, büyük idealler; büyük gayret ve çalışmaları gerektirir.

    Biri yoksa, diğeri de olmaz. Bir gün İbrahim bin Edhem, yattığı odanın damından gürültü gelince pencereyi açıp haykırmış:

    “Kim var orada?”

    Bir adam, “Devemi arıyorum” demiş.

    “Behey sersem, damda deve olur mu?” diye çıkışan İbrahim bin Edhem’in aldığı cevap balyoz gibi başına inmiş:

    “Sen nasıl kuş tüyü yataklarda Allah’ı arıyorsun, ben niye damda devemi aramayayım?” İşte bu cevaptan sonra İbrahim bin Edhem tacı tahtı bırakıp zühd ü takvaya, ibâdet ve taata yönelmiş. “Hem burada rahat edeyim, hem cennet dâvâ edeyim, olur mu?” diyen Bedîüzzaman da bu gerçeği anlatmıyor mu?
     
    Hayırlı günler Baki selam ve dua ile 
    May 11
    No list items have been added yet.
    Photo 1 of 131
    No list items have been added yet.

    Custom HTML

     

    Custom HTML

    !!!İSTEDİGİNİ YAZABİLİRSİN !!!"

    Video

    No content has been added yet.

    Video

    No content has been added yet.

    Custom HTML

     

    Custom HTML

     

    Video

     

    Video

     

    Custom HTML


     
    sitene ekle

    Windows Media Player

    Video

    http://www.umutfm.com/izle.php?id=17950

    Custom HTML

    Custom HTML

     
    Myspace Calendar

    Custom HTML

    http://www.umutfm.com/izle.php?id=17950

    Custom HTML

    No content has been added yet.
    No list items have been added yet.
    No list items have been added yet.